Antropomorfizmin İnsan ve Evcil Hayvan İlişkisine Etkisi Üzerine

Antropomorfizm, insan dışındaki diğer canlılara ya da cansızlara insan özellikleri atfetmek ve buradan bakarak davranışlarını değerlendirmek, şeklinde tanımlanabilir. Gözü, burnu olan ay, öfkeli akan şelaleler, birbirine sarılmış ağaçlar, insan görünümlü robotlar, sahibini kandıran evcil hayvanlar gibi tanımlamalar insanın diğer canlıları ve cansızları kendisinden yola çıkarak yaptığı yansıtmalarla anlamlandırma, davranışı ya da doğa olayını tahmin edilebilir kılma çabasıdır. Mithen’a göre, antropomorfik düşünce 40 bin yıl önceye, Paleolitik çağ mağaralarındaki hayvan görünümlü insan çizimlerine dayanır. 


Antropomorfik düşünme becerisi o dönemdeki avcılara avlarının davranışlarını daha iyi tahmin etme olanağı sağlamış olabilir; bu da modern insanın beyin gelişiminde esnekliğe, başka bir canlının gözünden bakabilme özelliğine, olumlu bir sonuç olarak farklı türlere saygı duymaya, korumaya hizmet eder (Horowitz, Bekoff, 2007). 


Hayvan davranışlarına yaklaşımda antropomorfizmden kaçınılması gerektiği ve test edilebilir hipotezler sunduğu için kullanılması gerektiği konularında ayrışma yaşanmıştır. Ancak günümüzde ikincisinin ön planda olduğunu söyleyebiliriz, çünkü insanlar arasında da nasıl başkalarının belli durumlarda ne düşünebileceğini, ne hissedebileceğini kendimizden yola çıkarak tahmin edebiliyorsak, hayvanlar için de benzer bir yolu kullanmamız kaçınılmaz görünmektedir (Eddy ve ark, 1993).

 

 

 

 

Kendi davranışlarımızdan yola çıkarak ilişkide olduğumuz bir hayvanla ilgili hipotez üretiriz; örneğin, “kedim etrafı koklayarak bir şeyler arıyor, acıkmış olabilir” diye düşünerek önüne yemek koyar ve çıkarımımın doğru olup olmadığını kedinin tepkisine göre anlayabilirim.  O anda ve bağlam içinde ulaşabildiğimiz bilgilerden kopuk olarak “hayvanlar düşünebilir” demeyiz ancak zihinsel süreçleri (düşünce, duygu, motivasyon, inanç) az ya da çok hayvanlara atfederiz. Bunda hayvan türünün de etkisi bulunur, insana fiziksel olarak daha çok benzeyenlere (örneğin, primatlar) ve daha tanıdık olan, bağ kurmaya müsait hayvanlara (örneğin, kedi ve köpek) daha çok insansı özellik atfederiz (Eddy ve ark, 1993). Bunun olumsuz bir yanı, mademki insansı özellikler gösteriyorlar, insan üzerinde yapılması etik olmayan deneyleri onlar üzerinde yapabiliriz, gibi türcü bir etik dışı yaklaşımı getirmesidir. Oysaki zihinsel beceriler ve belirli fiziksel özellikler insan canlısının/homo sapiensin tekelinde olan bir fenomen değildir. Her canlının kendi yaşam alanına uyumunu sağlayan güdüleri ve zihinsel becerileri az ya da çok vardır. Bunların en kompleks halinin insanda bulunuyor olması diğer canlılar üzerinde tahakküm kurmayı gerektirmez. 


Konuya evcil hayvanlara bakış açısından yaklaştığımızda, evcil hayvan sahiplerinin %75’inin hayvanlarını çocuk gibi gördüğünü, kadınların yaklaşık yarısının kedilerine ve köpeklerine ilgi, yakınlık görme açısından eşlerinden ve çocuklarından daha çok güvendiklerini söyleyebiliriz (Serpell, 2002). Antropomorfik düşünce olmasaydı evde hayvan bakımı da, hayvanları evcilleştirme de, bağ kurma çabası da mümkün olmazdı. Erken çocukluktan itibaren diğer hayvanları sosyal özneler olarak görme eğilimimiz vardır. Hayvan oyuncakları olsun, kendileri olsun küçük bir çocuğun bağ kurma becerisini insan etkileşimleriyle birlikte geliştirir, her yaş döneminde insana sosyal destek sağlar. 

 

 

 


Aile üyeleri dışında her bireyin yüzeysel olmayan bir yakınlık kurabileceği insan sayısı sınırlıdır ve çeşitli sebeplerle bir insanın bakım verme, ilgi görme/gösterme, sevgi alma/verme, güvenme yani sosyal destek alma becerisi de sınırlı olabilir. Evde kedi ya da köpek bakmak, o hayvana atfedilen ilgi, sevgi, güven verme özellikleri üzerinden daha rahat bir sosyal destek kaynağı olabilir. Hayvana karşı oluşan bağ onun davranışlarının nasıl değerlendirildiğine göre değişebilir. Yani kucağımıza gelen bir kedinin hissiyatını sevgi dolu olarak yorumlayıp daha da güçlü bir bağ hissedebiliriz. Bu özelliği ancak kendimizden yola çıkarak yani antropomorfik düşünce tarzıyla atfedebiliriz, çünkü hiçbir zaman kedi olmadık ve olamayacağız, sadece algılanan hayvan davranışının olumlu ve sıcak olmasının aramızdaki uyumu karşılıklı olarak arttırabileceğini söyleyebiliriz. Bize sıcak davrandığını düşündüğümüz hayvanın ihtiyaçlarına karşı daha duyarlı olur ve zamanında karşılık veririz, o da bu sisteme alışır ve ihtiyaçlarının karşılandığı yerde daha çok vakit geçirir. “Peki, evimizdeki hayvanların ilgi, sevgi olarak yorumladığımız davranışları gerçekten öyle değil midir, aslında umurlarında değil miyiz?” gibi bir soru oluşabilir. 


Aslında insan-hayvan arasında oluşan bağ ve bakım verme ilişkisi insan-insan bebeği arasında da gözlenir. Doğumumuzdan itibaren bize bakım veren kişiye bağlanırız ve sevgi gösteririz, önceliğimiz doğurmuş olması değil ihtiyaçlarımızı karşılıyor olmasıdır. Tabii ki bu koşullanma ilişkisi karmaşık birçok duyguyu ve zaman ilerledikçe çevrenin etkilerini de barındırır. İnsan-hayvan bağındaysa daha izole ve zaman geçse de aynı kalan bir sistem bulunur. Hayvanların daha çok iki duygu üzerinden hareket ettiklerini görebiliriz. Bunlar korku ve memnuniyet hisleridir; rahatsızlık yaşadıkları diğer durumlar açlık, susuzluk, hastalık, boşaltım gibi fiziksel kaynaklıdır. Korktuğu, güvende hissetmediği zaman kaçar, tırmalar, tüylerini kabartır; memnuniyet ve güvende hissettiğinde kucağımıza gelir, sürtünür, oyuncak getirir; insanın büyüdükçe içe aldığı düşüncelerle, çevreden gelen mesajlarla karışık utanç, pişmanlık, hüzün, şaşkınlık vb. duyguları hissetmez, sadece bulunduğu anda yaşar. Ama biz güvende olma/olmama üzerinden yaptıkları davranışları şefkat gösterme/görme, bakım verme, can yoldaşlığı üzerinden, kendi algımızdan ve ihtiyaçlarımızdan yola çıkarak değerlendiririz. 

 

 

 


Birçok hayvan sahibi hayvandan gelen, sosyal destek sağlayan çeşitli davranışsal sinyalleri sanki bir insandan geliyormuş gibi yorumlar ve değerlendirir. Birçoğumuza göre evcil hayvanlarımız bizi sever, hayranlık duyar, uzaktayken özler, geri döndüğümüzde neşelenir, üçüncü birine ilgi gösterdiğimizde kıskanır. Buradan hareketle, antropomorfizmin insanların evcil hayvanlarla olan ilişkiden sosyal, duygusal, fiziksel olarak faydalanmalarına olanak sağlayan bir beceri olduğunu söyleyebiliriz. Hayvanın insanın algılamak istediğinden çok başka motivasyonları olsa bile, antropomorfik inançlar, atıflar olmadığında hayvanlarla ilişki anlamsızlaşır. Hayvan davranışlarını saf gerçekçi şekilde yorumlamak ilişkiyi yüzeyselleştirir, değerini azaltır (Serpell, 2002). Kedinin ya da köpeğin duruşuna uygun diyaloglar yazmak, yaptıkları ilginç hareketleri, oturma-yatma biçimlerine anlamlar vermek, birlikte sevimli fotoğraflar çekilmek eğlencelidir ve iyi olma halimizi arttır. Ancak bunu abartmak ve onların bağımsız birer hayvan olduklarını unutup fazla iç içe geçmek, insan-insan arasındaki sosyal desteği sıfıra indirmek, yaşamın diğer alanlarından soyutlanmak, kontrol edilebilir bir destek aracı olarak görüp istiflemek psikolojik sağlığı olumsuz etkileyebilir. 


Antropomorfizmin hayvanlar açısından olumsuz bir tarafı da evcil hayvanların yabani atalarından çok daha fazla sayıda olmaları ve insanların sevimlilik, güzellik algıları uğruna sakat, sağlıksız, evde yaşamaya uygun olmayan türlerin yapay olarak çoğalıyor olmasıdır. Örneğin, yaban kedisi türleriyle ev kedisinin çiftleştirilmesi hem doğan türün adaptasyonunu bozar, doğuran ev kedisinin sağlığına zarar verebilir hem de kontrol altına alınan yaban kedisinin kendi türüyle çiftleşmesi engellenip soyunun tükenme tehlikesi altına girmesine yol açabilir. Bir diğer örnek de elbette basık suratlı, kıvrık kulaklı, kısa bacaklı kedi ve köpeklerin mutasyonun seçilip yaygınlaştırılmasından dolayı acı çekmesi ve birçok sağlık sorunuyla karşılaşmalarıdır. Örneğin, İngiliz bulldog köpeği bir zamanlar atletik, güçlü bir hayvan olarak tanımlanırken, şimdilerde bir enkaz olarak görülmektedir. Brakisefalik kafa, kıvrık çene kemiği, şekilsiz kulaklar ve kuyruk, hantal yürüyüş özellikleri ulusal gurur sembolü olmaktan ziyade hayvanın sağlıksızlığını ve acısını simgelemektedir (Serpell, 2002).

 

 

 


Antropomorfizmin insanların ruh sağlığı açısından daha patolojik bir yere doğru giden tarafı ise hayvanlara umurlarında olmayan, rahatsız edici giysiler giydirilmesi, aksesuar gibi kullanılmaları, insanın kendi zihnindeki benlik imgesine (insan görünümüne) benzemeleri uğruna kuyruklarının kesilmesi, tırnaklarının sökülmesi gibi trajik uygulamalardır. Antropomorfik bakış hayvanların da davranışlarını zaman içinde değiştirebilmektedir. Örneğin, köpeklerin herkesçe bilinen sadık olma özelliklerinin antropomorfik seçilimle alakalı olması şaşırtıcı gelebilse de neyse ki zararsızdır. Ancak bunun ileri boyutunda, evde yalnız bırakılan bir köpek ayrılık anksiyetesi yaşadığında, bunun doğal bir özellik olduğunu söylememiz mümkün olmaz, çünkü hiçbir hayvan normalde insana bağımlı değildir. Abartılmış antropomorfik beğeniye göre üretilen hayvanlarda kurdukları bağ tehdit edildiğinde duygusal olarak çöken, yani güvende olma algısı bozulan köpeklerle karşılaşabilmekteyiz (Serpell, 2002). Kedilerde benzer bir şeye daha seyrek rastlanabilir ancak her günün her saatinde evde mama kabı dolu olan, “bebek gibi bakılan” bir kedi de herhangi bir sebeple dışarı çıktığında ya da kaybolduğunda kendi yemeğini bulma, avlanma becerisi eksik olacaktır. 

 

 

 


Sonuç olarak, antropomorfizm insan-hayvan ilişkisinde insanlara duygusal ve fiziksel faydaları olan alternatif bir sosyal destek sağlar. Hayvanlar için ise yeni bir ekolojik konum getirir, bazı bölgelerde sayıları artabilir ve farklı canlılarla etkileşim içine girebilirler. Ancak antropomorfik bakış abartıldığında hem insanlar hem hayvanlar için zararlı hale gelir. İnsanlar açısından, sosyal desteği sadece hayvanlardan almak istifçiliğe, gerçeği değerlendirme becerisinde azalmaya götürebilir. Hayvanlar açısından ise, doğal olmayan sağlıksızlık, kendine yetememe, sakatlıktan dolayı fiziksel acı çekme gibi etik olmayan sonuçlar doğurabilmektedir. İnsan çevresiyle bir bütündür, çevreyle kurduğumuz temas sınırında, ilişki içerisinde hayvanların bizden etkilenmemesi, bizim onlardan etkilenmememiz, birbirimizden izole yaşamamız mümkün değildir, ancak birçok konuda geçerli olduğu gibi “zarar vermeme”, “bozuk değilse tamir etmeye çalışmama” ilkelerini benimsersek her iki canlı türü için de daha sağlıklı bir ortama katkıda bulunmuş oluruz. 

 

 

 

Yazan: Bengisu Nehir Aydın

 


Kaynaklar

Eddy, T.J., Gallup, G.G., Povinelli, D.J. (1993). Attribution of Cognitive States to Animals: Anthropomorphism in Comparative Perspective. Journal of Social Issues, 49(1), 87-101.
Horowitz, A.C., Bekoff, M. (2007). Naturalizing Anthropomorphism: Behavioral Prompts to Our Humanizing of Animals. Anthrozoös, 20(1), 23-35.
Serpell, J.A. (2002). Anthropomorphism and Anthropomorphic Selection—Beyond the “Cute Response”. Society & Animals, 10: 4.

 

 

 

Konu hakkında diğer yazılarımız için:

 

Kedi ve İnsan Arasındaki Etkileşim

 

Hayvan İstifçiliği

 

Kurtarıcı Mı Yoksa Suçlu Mu? Medya Neden Hayvan İstifçilerini İlgi Çekici ve Süslü Hale Getiriyor

 

 

PAYLAŞ

YORUMLAR