×

Hayvan hakları aktivizmi ve yabancılaşma

  • Blog
  • 11.1.2019 19:22:04
  • 1184 okunma

Kayseri’de okul çıkışı evlerine dönerken köpek saldırısına uğrayan iki lise öğrencisinden birinin ölümü, son yıllarda adeta iki “ulus”a bölünen toplumu, bu başlıkta da hızla ve keskin bir biçimde kutuplaştırdı. (1)

 

Sokak köpeklerinin toplatılmasını talep edenler oldu. Sokaklarda can güvenliklerinin olmadığını, bu köpekleri kimselerin sahiplenmediğini, kısırlaştırmanın da sorunu çözmediğini, kısırlaşmış köpeklerin de insanlara saldırdığını dile getirdiler.


Hayvan hakları savunucuları ise, el çabukluğuyla sokak köpeklerini suçlamanın beraberinde köpek katliamlarını getireceğini, Kayseri’de insanların köpek avına çıktıklarına dair haberler geldiğini yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Spekülasyonlar işte bu tartışmaların tam ortasında peşi sıra karşımıza çıktı.


Bir iddiaya göre ailenin isteği üzerine cenaze otopsi yapılmadan defnedilmişti; ortada adeta gizlenilmek istenen bir sır vardı. İkincisi, çocuğun bir cinayete kurban gittiği, hatta cinsel saldırıya uğradığına dair şüpheler kafaları kurcalıyordu. 


Ülkemizde bir çocuğun cinsel saldırıya uğrama ihtimalinin, sokak köpekleri tarafından parçalanma ihtimalinden daha yüksek olduğunu kim inkâr edebilir? (2)


İlk bulgular ışığında ölüm nedeninin köpek saldırısı olması ihtimali neredeyse kesin olduğu halde, hayvan hakları savunucuları bu gerçeği dillendiren herkesi, buna kendileri ile farklı düşünen diğer savunucular dâhil olmak üzere, “hayvan düşmanı” ilan etmekte herhangi bir tereddüt göstermediler.


Lise öğrencisine yapılmadığı iddia edilen otopsi raporunda ölümün “yırtıcı hayvan yaralanmasına bağlı” olarak gerçekleştiğinin ortaya çıkmasıyla, Kayseri’de köpeklerin bu sefer başka bir sokak köpeğini parçalayarak öldürmesi arasındaki kısa sürede aynı çevreler sessizliğe büründüler.


Lafı dolandırmaya gerek yok: 14 yaşındaki bir çocuğun sokak köpekleri tarafından parçalandığı gerçeği karşısında üç maymunu oynayanlar, herkesi olmakla itham ettikleri şeyin ta kendisidir, türcüdür.


Türcülüğün en yaygın biçimi, dünyanın hatta tüm evrenin, dolayısıyla tüm doğal kaynakların ve diğer hayvan türlerinin homo sapiensin ihtiyaçlarını karşılaması veya nefsini terbiye etmesi için bir tanrı tarafından yaratıldığına inanan, skolastik düşünce biçimidir. 


Bu yaklaşıma göre türümüz, diğer hayvan türlerine sınırsızca hükmedebilir, onları sömürebilir ve öldürebilir. 


Türcülük, aynı zamanda bir üretim biçimidir. Kabaca 12 bin yıl önce başlayan Tarım Devrimi öncesinde dünyamız homo sapiens tarafından yenilemeyen memelilerin hâkimiyetinde iken, günümüzde dünya milyarlarca büyükbaş ve küçükbaş hayvanın yetiştirildiği çiftliklerle kaplanmış, yağmur ormanları bu çiftliklerin kurulabilmesi veya hayvan yemi elde edilen tarlaların açılması için yok edilmiş durumda. Bu ahmakça üretim modelinin neden sürdürürebilir olmadığını, insanlığın veganlıkla kitlesel yıkım arasında bir seçim yapmaya doğru nasıl hızlı gittiğini umarım başka bir yazıda ele almaya çalışırım.


Türcülüğün aldığı biçim ve yarattığı yıkım bununla sınırlı değil. İnsan doğasını tarih-üstü gören, bu değişmez doğası nedeniyle insanı mutlak olarak bencil ve kötücül olarak imleyen liberalizmden beslenen bir başka “türcülük karşıtlığı” duruyor karşımızda. Burada homo sapiensin tarih sahnesine çıkışı, yine skolastik düşünceye uygun biçimde “doğanın kusursuz dengesini” bozan şeytani bir moment olarak resmediliyor.

 

 

Oysa türümüz, milyarlarca yıllık evrim sürecinin belirli bir kesitinde ve belirli koşullar altında evrimleşmiş, farklı homo türlerinin zamanla elenmesiyle öne çıkmış, bir kısmı önümüzde tesadüf eseri ortaya çıkan, bir kısmı bilinçli olarak seçtiğimiz yollarda tarihsel olarak ilerlememizin ürünüdür. Doğamız, davranış biçimlerimiz, alışkanlıklarımız, yaşam tarzımız, diğer hayvan türleriyle kurduğumuz ilişkilenme biçimleri tarihsel ve geçicidir. 


Doğanın, biz ona müdahale etmeden önce “mükemmel ve kusursuz” olduğu inancı da baştan aşağı skolastik düşüncenin bir uzantısıdır. Dünyamız, bir tarih sahnesine çıkmadan önce defalarca kez meteor yağmurlarına, şiddetli volkanik patlamalara, buzul çağlarında ve küresel ısınma dönemlerine, kitlesel yok oluşlara ve yaşamın yeniden ve yeniden filizlenmesine tanıklık etmiştir. Türümüzün bir gün elbet sahneden çekilecek ve döngü devam edecek.


Homo sapiensin kötücül özelliklerini sivrilten, onu daha bencil, açgözlü ve rekabetçi kılan şey, değişmez doğamız değil Tarım Devrimi’nden bu yana gün gün yolu döşenen hâkim üretim biçimi. Şüphesiz bu tarihsel serüvenin Aydınlanma, burjuva ve işçi devrimleri, kadın ve kuir hareketi gibi pek çok kazanımı var ve tam da bu yüzden yüzümüzü geleceğe dönmek zorundayız. Tarım Devrimi öncesine, toplayıcılığa, cinsiyet normlarına göre keskin bir şekilde bölünmemiş ilkel komünal topluma dönmek ise sadece imkânsız değil; bu düpedüz gerici bir tahayyül.


Marksizm açısından ise insanın doğaya müdahalesi, tarihsel olarak meşrudur. Hatta Marksizm insan odaklı bir düşüncedir dersek, ustalara hiç de haksızlık etmiş olmayız. İnsan, alet yaparak, barınaklar ve mabetler inşa ederek, diğer türlerin bazılarını evcilleştirerek bazılarını ise yiyerek insan olmuştur. Hatta bir dönem kendi türünü yiyerek… Başka bir homo türü, hatta başka bir memeli türü dünyaya egemen olsaydı, kuvvetle muhtemel benzer tarihsel aşamalardan geçecekti. 


Skolastik düşüncenin aksine, Marksizmde doğa ve insan diyalektik bir birlik oluşturur. Marx insan doğasının mutlaklığına değil, insanın dünyayla kurduğu karşılıklı ilişkinin dönüştürücülüğüne vurgu yapar. Engels, “Bilinmelidir ki doğal varlıklar üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır” derken sorguladığı şey insanın doğa üzerinde kurduğu hâkimiyetin meşruiyeti değil biçimidir. Mevcut biçim hem türümüz, hem de diğer türler için sürdürülebilir değil. Homo sapiensi tarihten silecek olası bir felaketin diğer türleri teğet geçeceğine inanıyor musunuz?


İnsan emeğini, diğer hayvan türlerinin fiziksel gücünü ve bedenini, tüm doğal kaynakları ve tüm toplumsal ilişkileri metalaştıran, homo sapiens nüfusunun %1’lik kesimini oluşturan asalak bir sınıfın kısa vadeli çıkarları için dünyada yaşamı kitlesel yok oluşa sürükleyen üretim sistemini, kapitalizmi aşmak zorundayız. 


Kapitalizmin bir boyutu artı-değer üretimi ise, bir diğer boyutu da yabancılaşmadır. 


Türümüzü tarihsel bağlamdan ve evrim teorisinin sunduğu çerçeveden çıkararak ele alarak onu lanetleyen “türcülük karşıtlığı”, insana karşı yabancılaşmadır. 


Doğayı kutsal, kusursuz, mükemmel resmetmek, değişmez bir düzeni, hele hele dengesi olduğunu söyleyerek doğayı idealize etmek, doğaya karşı yabancılaşmadır.


Sabah akşam yavru köpek sahiplendirmek için ilan paylaşıp, 14 yaşında bir çocuğun parçalanmış bedenine kayıtsız kalmak, köpeklere karşı yabancılaşmadır.


Trans kadın Hande Şeker'in polis kurşunuyla katledilmesinden ziyade (ve hatta sadece) beslediği kedinin sahiplendirilmesine odaklanmak, kedilere karşı yabancılaşmadır.


Hayvan hakları aktivizmini, bu düzeni yıkmadan onun içinde kurtarılmış bir alan yaratmak için yapmak, aktivizme karşı yabancılaşmadır. 


Kapitalizmin er geç aşılmasıyla beraber, tüm bu yabancılaşma biçimleri de arkamızda kalmalıdır.

 

 

(1) “İki ulusa bölünmek”ten bahsederken etnisiteye değil, farklı semboller, tarih anlatıları, liderler ve Cumhuriyetler etrafında kutuplaşmış olma haline göndermede bulunuyorum. 
(2) Burada çocuklara yönelik cinsel saldırılarının sayısının, yırtıcı hayvan saldırısından fazla olduğunu iddia ediyor değilim, durum tam tersi. Ancak bir çocuğa zarar geldiğini duyduğumuzda, aklımıza ilk olarak cinsel saldırı ihtimalinin gelmesine yol açan toplumsal çürümenin boyutuna dikkat çekiyorum.

 

 


Tunca Özlen

 

Paylaş