×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 10. Bölüm: Masal İçinde Masal - Likya

  • Blog
  • 5.11.2018 19:43:40
  • 1791 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

 

HATIRLATMA: Hikayenin geçmiş bölümlerini okumak için tıklayınız:

1.BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

3. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

4. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 4. Bölüm: Masal İçinde Masal

5. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 5. Bölüm: Masal İçinde Masal - Glaukos

6. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 6. Bölüm: Masal İçinde Masal - Kral Proitos

7. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 7. Bölüm: Masal İçinde Masal - Şölen mi? İşkence mi?

8. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 8. Bölüm: Masal İçinde Masal - ANTEIA

9. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 9. Bölüm: Masal İçinde Masal - Yolculuk

 

 

 

ARTEMİS 10. HİKAYE: MASAL İÇİNDE MASAL - LİKYA

 

 

“Uzun süre Pukute’ye sarılarak durmuşum.”

  

Bellerophontes’in dönüp bana bakan gözleri nemliydi. Yine de olayları ilk anlatmaya başladığı zamanlardaki kadar yoğun bir acı yoktu içlerinde. Sanırım bu yolculuk ikimize de iyi gelecek çoktan başlamış olan değişimlerimizde, kader yoldaşlığı yaparak el yordamı ile bulduğumuz yollarımızda minik birer ışık olacaktık birbirimize. Bellerophontes hikâyesini anlatmaya devam etti. Anlatırken bir yandan da eti temizlemiş, beslediği ateşin içine farklı ağaçlara ait nispeten yaş dallar atmış,  etrafına tütsüleme yapmak için ufak bir çadır görünümündeki düzeneği kurmuştu. İnce şeritler halinde kesmiş olduğu etleri birer uçlarından şiş gibi kullandığı sopalara geçirmeye başladı. Ben ise tüm dikkatimle anlattıklarını dinliyordum…

 

****

 

Neden sonra sırtımda bir el hissederek kendime geldim. Savaşçı ilk defa şefkate benzer bir hareketle omzumdan tutmuştu. Soran gözlerle ona baktım.  Kafasını sallayarak minik bir onaylama yaptı. “Zor olacak onun için, ama bırakamam diyorsan, sen bilirsin, bizimle gelebilir.” Huzurla içimi çekerek kafasından öptüm Pukute’yi… Hiç kımıldamadan durmaya devam etmesini onay sayarak kucağımdaki kediyle önüme düşen savaşçıyı tekneye gitmek üzere takip ettim.  Ne kalabalık, ne üzerime dikilen bakışlar hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu. Tek ilgilendiğim göğsümdeki bu sıcacık kürk yığınıydı.

 

Gemi uzun ve inceydi. 

 

Geminin burnunda ahşap oyma bir erkek figürü yükseliyordu. Figürün ileriye doğru uzattığı tek elinde üççatallı bir asa bulunuyordu. Kendi kendime “Poseidon” dedim. Denizlerin, suların utangaç ama öfkeli tanrısı ve Zeus’un erkek kardeşi, umarım bu yolculukta bizimle olur diye düşündüm. Poseidon’un figürünün hemen bitiminde aşağıda bir takım rünler kazınmıştı geminin bordasına, okumaya çalıştım ancak anlayamadım.  Ahşap iskeleden gemiye çıktık.

 

 

 

 

Gövdenin alt kısmında kürek çeken adamlar için sıra sıra oturaklar yapılmıştı, biz üst güvertenin ana yelkene yakın bir kısmında nispeten korunaklı bir bölgeye yerleştirdik kendimizi. Sırtlarımızı minik heybelerimize yaslayarak oturduk.

 

Gemi nispeten boştu. İnsan kalabalığının hemen hemen tamamını yolcudan ziyade gemi; hummalı bir koşuşturmaca içerisinde iskeleye bırakılmış olan dev gibi pithosları sıkış tıkış geminin kıçaltına yerleştirmeye çalışan denizcilerden oluşturuyordu. Yine farklı farklı lehçelerde yapılan telaşlı bağrış çağırışlar, emir olduğu belli olan konuşmalar kulağıma çarpıyor ben ise tek tük kelimeleri anlayabiliyordum ancak.

 

Yaklaşık birkaç saat devam etti bu koşuşturma ben kucağımda Pukute, yanımda dev gibi savaşçının vücuduma değen vücudunun sıcaklığı içerisinde sızmışım. Uyandığımda yanımdaki savaşçı yoktu.

 

 

 

 

Pukute yemyeşil gözlerini yüzüme dikmiş bekliyordu uyanmamı hiç kıpırdamadan. Uyandığımı fark edince yavaşça pürtüklü dili ile boynumu yaladı. Yavaşça oturduğum yerde doğruldum. Aysız bir gecede, yıldızların aydınlattığı sakin bir denizde yol almaya başlamıştık çoktan. Yavaşça Pukute’yi yere bıraktım ve geminin küpeştesine yaslanarak ılık ılık esen rüzgârın hareket ettirdiği büyük yelkenlerin sesini dinleyerek denizi seyretmeye başladım. Artık vatan topraklarından ayrılmış, bilinmeyen bir yöne doğru pupa yelken gitmeye başlamıştım.

 

 

 

 

Kaç gün, kaç hafta sürdü yol bilmiyorum. Tek bildiğim yaşadığım her şeyi derinlemesine düşünme fırsatı bulduğumdu.  Bu denli büyük bir cezayı hak etmek için ne yaptığımı hala anlayamamıştım. Evet, kibirliydim,  çok ukala, kendini beğenmiş ve kıskançtım ancak birçok insan böyle değil miydi şu yeryüzünde? Düşüncelerim bu şekilde uzayıp gidiyordu. Sonuca ulaşmayan belki de bomboş düşüncelerdi bunlar.  Pukute kucağımda iken kendimi iyi hissediyordum. İçten içe kardeşimin yüce gönlüyle beni affettiğini bilmeyi arzuluyordum. Benim iyi kalpli kardeşim her nerede ise oradan Pukute’yi göndermişti bana işaret olarak evet böyle olmalıydı. Ancak ben,  ben kendimi affedebilecek miydim?

 

Henüz değil.

 

Günler birbirinin aynı şekilde geçiyordu. Sabahları savaşçı elinde bir parça yiyecek ikimiz (üçümüz) arasında pay ettiriyor, derin bir sessizlik içerisinde yan yana oturup yiyorduk. Yanımıza; bizimle konuşmaya doğru düzgün kimse gelmiyordu. Kırkta yılda bir gelenlerin konuşmasını ise yarı yarıya anlayabiliyordum. Çok farklı bir lehçe konuşuyorlardı çünkü.

 

 

 

 

Günlerden sonra nihayet bir gün; heyecanlı bağrışlar ve telaşla koşturan gemicilerin normalin üstündeki gürültüleri ile gözümü açtım yeni güne. Savaşçı hemen önümüzdeki küpeşteye yaslanmış dev gibi cüssesi ile ayakta durmuş etrafa bakınıyordu. Pukute her zamanki gibi kucağımda kıvrıldığı yerde kımıldamadan ve gözlerini kıpmadan seyretmekteydi her şeyi. Ben de yavaşça kalkıp kucağımda kedi, savaşçının yanına gidip etrafa bakınmaya başladım.

 

 

 

 

Evet, kesinlikle burası karşı kıyılardı.

 

Yanımdaki dev açıklama gereği duydu;

 

“Burası sadece liman kasabası, daha en az bir on günlük yürüyüş yapacağız Ksanthos’a gidebilmek için”

 

Limanı izlemeye başladım. Bizim oralardan daha farklıydı,  gözün görebildiği her yer kıyının hemen ardında denize paralel uzanan tepeler ve dağlarla kaplıydı. Bu dağlarda toprak neredeyse görülmüyordu sık çok sık olan ormanlardan. Gemi yanaştıkça, savaşçının liman dediği şehir büyüyor büyüyordu gözlerimin önünde.  Girdiğimiz sığ koyun hemen önünde tek sıra binalarla dolu bir meydan gördüm. Savaşçı açıklama yapmaya başladı; “Gördüğün binalar hamam, şehre bizim gibi dışarıdan gelenlerin giriş yapabilmesi için öncelikle temiz olması gerekiyor. Şurada yeni kıyafetler satan bir dükkân var. Oraya uğrayıp alışveriş ettikten sonra hemen hamama geçmemiz lazım “geminin demirleri atılıp iskele yanaştırılırken neredeyse koşar adımlarla sahile atlayarak dönüp bana baktı. Ben de onu takip ederek kıyıya; Pukute’yi düşürmemek için dikkatle atladım.

 

 

 

 

Kalabalık, ana baba günü her yerde hummalı bir koşuşturmacanın sürdüğü limanda demirli başka gemilerde vardı. Dükkân sahipleri gemide konuşulan lehçe ile konuşuyordu. Savaşçı iri kıyım gövdesi ile kalabalığı yararak ilerledi ve onun açtığı yolu takip ederek peşi sıra gittim ben de. Derken bir dükkâna girdik. Savaşçı benim yerime de pazarlık ederek alışveriş yaparken ben sessizce koynumda Pukute ile dükkânı inceledim. 

 

Çok fazla çeşit vardı. El dokuması rengârenk kumaşlar bir tarafta, çeşit çeşit değerli taşlarla süslenmiş iğneler, kemerler, saç tokaları diğer yanda. Değerli madenlerden ince el işçiliği ile yapılmış takılar. Memlekette görmediğim kadar çok çeşit. Ağzım açık dükkânın içindeki malları seyrederken savaşçı kolumu tutup çıkışa yönlendirdi beni. Kalabalık meydanda hemen karşıda duran büyük kubbe çatılı yapıya girdik. Giriş loş ve sıcaktı. Kapıdan dışarı buram buram su buharı çıkıyor ve neredeyse tüm binaların üzerini örtüyordu. Limanın bu bölgesi gri su buharının içerisinde yüzüyor gibiydi. Dikdörtgen giriş salonunda savaşçı taş bir banka oturup soyundu. Pukute’yi mecburen yere bırakıp soyunmaya başlarken savaşçı bana bir çanta uzattı, ilk defa gördüğüm bir şeydi bu; sanki ağaç dallarından örülmüş gibi, karşılıklı iki kenarından tutturulmuş kumaştan uzun bir sapı bulunan çantamsı şeyin içinde yumuşak kumaşlar vardı. Savaşçı;

 

“Bunun adı sepet, sepetin içinde yeni kıyafetlerin var, yıkandıktan sonra giy, sepet de kedi için daha kolay taşırsın" diye açıkladı.

 

Kıyafetleri düzgünce taş sıranın üstüne koyarak, üzerimden çıkardığım kirli kıyafetleri itina ile heybemin içine yerleştirdim. Bu arada boynumdaki madalyon göz önüne çıktı. Savaşçı gördüyse bile sesini çıkartmadı. Pukute’yi yavaşça, boşalttığım sepetin içine başından öperek koydum.

 

 

 

 

Kıvrılıp yattı gözlerini kapatarak sıcaklığın keyfini sürmeye başladı. 

 

 

 

 

Soyunduktan sonra içteki odaya geçtik sonra kemerli bir kapıdan, daha da iç kısma her bölüm bir öncekinden sıcak. Zeminde kireç taşından sıcacık büyük plakalar vardı. Ortadaki büyük havuzdaki insanları zar zor gördüm. Burada neredeyse göz gözü görmez hale geldi su buharından dolayı, tökezleyerek destek almak için duvara tutundum duvarda sıcacık. Savaşçı beni kireç taşı bir kurnanın önüne oturttu, bir diğerine de kendisi oturdu. Onu izleyerek yıkanmaya başladım. İşimiz bittiğinde kendimi çok yorgun adeta pelte gibi hissediyorum. 

 

Pukute bıraktığım yerde uyuklamaya devam ediyordu. Birisi yanına yiyecek et ve su bırakmıştı. Her ne kadar dokunulmamış olsa da minnettarlıkla içimi çekerek üstümü giyinmeye başladım.

 

Vakit öğlen olmuştu. Savaşçı önde ben arkada bu sefer şehre asıl çarşı bölümüne açılan kapıdan dışarıya çıktık. Savaşçı yan gözle bana bakarak;

 

“Yorgunsun biliyorum ancak bir an önce dönmem lazım memlekete. Bu yüzden seni daha fazla yorarak bir an önce Ksanthos’a ulaşmayı istiyorum” dedi.

 

Şehrin ana caddesindeki iki katlı dükkân ve evlerinin arasından geçerek yavaş yavaş kalabalığı ardımızda bıraktık. Ve kendimizi gemiden görmüş olduğum sedir ağaçları ile dolu ormanlık bir arazide bulduk.

 

Yürüyüşümüz günlerce sürdü. Zaman zaman tek tük insanla karşıyorduk, hepsi de mal götürüp getiren yorgun ve telaşlı adamlardı bizimle konuşmak için vakit kaybetmen sadece selam vererek yollarına devam ediyorlardı. Geceleri yer yer karşımıza çıkan çobanların sığınaklarında misafir olduk. Baraka bulamadığımız zaman ise savaşçı daima tetikte durdu. Ben ise onun sayesinde güvenle uyumaya devam ettim.

 

 

 

 

Devasa çam ve sedir ağaçlarının altında köpüre köpüre akan bir nehre geldikten sonra nihayet gördüm muazzam kenti.

 

 

 

 

Kentin surları yukarıya doğru tatlı bir eğimle yükselen bir tepenin en üstünde neredeyse tepenin tamamını kaplamış, devasa büyüklük ve yükseklikteydi. Tırmanmaya başlamadan önce göz attım, şehrin sadece bir kısmı görüş alanımda surların arkasını ise görmek mümkün değildi. Dar bir şose yolda tırmanmaya başladık. Tırmandıkça sanki surlar daha da yükseldi. Yukarı doğru dönerek çıkan şose yolun bitiminde tonozlu ve kemerli kent girişini nihayet gördüğümde artık her ikimiz de yorgunluktan bitmiştik.

 

 

 

 

Nefes almak için durduğumda aklıma Anteia geldi… Sevgili kraliçe;  bu toprağın bu muazzam şehrin diyeti; çocuk gelin…

  

Nihayet şehrin ana kapısına vardığımızda ise kapının her iki yanında ellerinde upuzun kargıları ile durmakta olan nöbetçiler bize kuşku ile baktılar. Savaşçı yarısını anladığım lehçe ile konuşarak;

 

“Leto’nun kutsal gözcüleri, Kralımdan, kralınıza mesaj getirdik.” Dedi.

 

Kapılar açılırken gözcülerden biri hemen girişte duran taş havuzun yanındaki sırayı göstererek;

 

“Oturup, bekleyin”. Dedi.

 

Savaşçı ve ben beklemeye başladık neyi ya da kimi beklediğimizi bilmeden. Beklerken yanımızda akan tertemiz sudan amforalarımıza doldurarak kendimize çeki düzen verip, kana kana buz gibi sudan içerek rahatlamaya çalıştık. 

 

 

 

 

Bir süre sonra gözcü yanında bir kadınla geldi. Üzerinde omuzlarından tutturulmuş peplosa benzer bir kıyafet var kadının, koyu renk saçları rüzgârda uçuşmasın diye üzerine bir bez bağlamıştı, güzel ve incecikti ancak duruşundaki bir şey bir savaşçı gibi güçlü gösteriyordu onu. Güçlü ve mağrur. Kadın yanımıza yaklaştığında savaşçı hafifçe selam verdi kadına;

 

“Yüce kralım Proitos ve Kraliçem Anteia’nın selamlarını ve hürmetlerini getirdim. Yanımdaki ulağın kralınız İobedes’in huzuruna çıkması lazım. Kralımdan mesaj getirdi çünkü.” 

 

Kadın sessizce yol gösterdi bize. İç surlara doğru etrafımıza bakarak yürümeye başladık.  

 

Şose yol genişleyerek devam ederken, yolun etrafında sağlı sollu evleri görüyordum. Çoğu iki katlıydı. Şose yol bizi bir meydana ulaştırdığında liman şehrinden çok daha büyük çeşit çeşit dükkânların, seyyar satıcı, müzisyen ve kadınlı erkekli muazzam bir kalabalığın olduğu yaşamın doludizgin aktığı muazzam bir şehre geldiğimizi çoktan anlamıştım.

 

 

 

 

Başımı yukarı kaldırdığımda en tepede şehrin akropolü; büyük sütunları üzerinde yükselen enfes binayı görüyordum. Oraya doğru yürümeye başladık, insan kalabalığının arasından geçerek.  Merdivenleri çıktıkça binanın muazzam taş işçiliği ve büyüklüğünün etkisinde kalıyordum. Sütunlar arasındaki devasa ahşap kapılardan geçerek ana salona girdik. Salon loştu, geniş basamaklarla aşağı doğru inerken salonun ortası daire şeklinde ve inmekte olduğumuz basamakların salonu yarım daire şeklinde çevrelemiş olduğunu görüyordum. Tam ortada iki tane ahşap taht vardı birinde çok güzel neredeyse yaşsız görünen kızıl saçlı bir kadın diğerinde siyah saçlı ve neredeyse hiç kırpmadığı yemyeşil gözleri ile sabit bir şekilde bize bakmakta olan bir adam oturmaktaydı...

 

 

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Fotoğraflar için Özkan ARAS'a çok teşekkür ederiz.

 

Paylaş