×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 11. Bölüm: Masal İçinde Masal - Tanrılar Savaşı

  • Blog
  • 12.11.2018 19:29:31
  • 2350 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor...

 

Bellerophontes çubuklara geçirdiği etlerin hepsini hazırlamış, çadır şeklinde dallarla yaptığı düzenek üzerinde belirlediği noktalara bu etli çubukları takarak tütsülemeye başlamıştı. Hemen hemen yedi sekiz saattir hiç ara vermeden çalışmıştı. Oturduğu yerde sırtını esneterek ayağa kalktı. Uzun süre oturmaktan her yeri belli ki tutulmuştu. Bu arada hava açmaya başlamıştı. Yağmur çoktan durmuş,  esen rüzgâr yağmur bulutlarını tamamen dağıtmıştı. Az sonra hava kararacaktı. 


“Artemis, ben bir banyo yapmak istiyorum, gelirken gördüğümüz kaynağa gideceğim”


Karnım çok acıkmıştı Bellerophontes’in etleri ince ince keserken kenara, közün içine attığı bir iki parça yağı ve deriyi tırnaklarımla kenara çekip alırken ters ters cevap verdim Bellerophontes’e; 


"Ne işim olur kedi…" Sözümü bitirmeden ağzım yana yana yemeğe başladım pişmiş sıcak parçaları homurdanarak.


Karnımı doyurup ateşin yanı başında yalanmaya, temizlenmeye başladım. Neredeyse tamamen iyileşmiştim Bellerophontes’in itinalı bakımı sayesinde. Sadece Typhon’un omurgamı sıktığı yerlerde ağrılarım vardı. Yanıklar ise çoktan geçmişti. 

 

 


 

Tüm bu süre boyunca ailemden her hangi birine dair bir işaret almamıştım. Yol boyunca yer yer yıkılmış köylerin, kasabaların yakınlarından geçmiştik ancak hiçbir alamet yoktu ne babam ne de kardeşlerimin akıbeti hakkında. Sadece geçen gün Apollon’un hali hazırda güneş arabasıyla göklere çıkabilmesi ümitle doldurmuştu içimi. Olasılık babam savaşı kazanmıştı ve bir kenarda yaralarını sarıyordu tıpkı bizim gibi. Kendi kendime Bellerophontes’e yardım ettikten sonra Ksanthos’a gitmeliyim diye tekrar telkinde bulundum. Ne de olsa annem Leto ‘nun şehriydi, bizim şehrimizdi. Sadece ben, annem ve ikizim Apollon’un şehri. Artık “duaların” ihtiyacından daha ziyade annemin bilgeliği ve toprağım beni çağırıyordu. 

 

 


 

Toprağım, uzun süredir ihmal etmiş olduğum köklerim. Ben binlerce yıldır bu topraklar ve ötesinde –tanrıça- olarak varlığımı korumuştum. Evet, isimler hep değişmişti. Doğurganlık ve bereket yeteneklerim yüzünden dişi olarak beden bulmuş halim her zaman insanoğlunu heyecanlandırmıştı. 


 

 

 

Çünkü ben de;  her dişi varlık gibi yeni bir hayat yaratma gücüne sahiptim. Son dönemlerde ise bu dişil güçten insanoğlu gittikçe korkar olmuş, beni sadece av ve gece ile ilintili özelliklerimi ön plana çıkartarak bakire bir kızın bedenine hapsetmişti. Ve başrolü de babama vermişti.
 

Aslında ben; çok daha fazlasıydım. Ben “yaşamın” özüydüm. Ve fakat “yaşam verme” yeteneğine sahip bir yaratık, her ne olursa olsun “yaşamı korumaktan” da sorumlu olmalıydı. “Yaşamı Korumak” diye düşündüm kendi kendime. “Yaşama” her canlının var oluşuna saygı göstermek. Merhamet etmek yaratılmış her şeye… 


Bizler; bu Olympos’un “sözde tanrıları” tüm değerleri hiçe saymış, oyun oynayarak günümüzü, ebedi varlıklarımızı ziyan etmiş ve oluşumuzun özünü unutmuştuk kısaca buydu sorun.  


Yavaş yavaş gün geceye kavuşurken Bellerophontes geldi, yanıma oturdu. Yavaşça yanına yaklaştım. İtinayla kucağına oturdum, başımı elinin üzerine yaslayarak mırlamaya başladım. Bellerophontes içten bir şekilde gülerek beni okşamaya başladı. 


“Bu ne içindi şimdi ?” 


“Teşekkür ederim “ dedim. “Merhameti ve sevgiyi bana hatırlattığın için”…


Sustu…


“Çok fazla duygusallık bu yolda iyi değil benim güzel tanrıçam. Belki iki gün sonra bu ölümlü can tamamen -ölüme- o çok arzuladığı ölüme kavuşacak. Bu nedenle fazla sevme beni canım Tanrıçam, güzel kedim” 


Gözünden bir damla yaş aktı; “Bir yanım ölmek istiyor, diğer yanım daha doymadın bu güzel yaşama, yeni başladın. O kadar çok şey var ki sen ölürsen yarım kalacak diyor. Bilmiyorum Artemis’im bilemiyorum” 


Dayanamayarak söze girdim;

 

“Bellerophontes yeryüzünde yaratılmış insanoğlunun en güzellerinden birisin ve yavaş yavaş öğreniyorsun bizim de nicedir unuttuğumuz var oluş ilkelerini. Ben ki yaşamın kaynağı iken unutup kibre kapıldım. Sen kibirli olmuşsun çok mu? Öğreneceksin yavaş yavaş ölümlü dostum. Yaşam dediğin; zaten öğrenmek için verilen bir süre sana. Hata da yapacaksın, ama öğreneceksin kibrin -varlığı- eksiltip, sevgi ve merhametin yücelttiğini. Saygı duymaya başladın bak artık oluşlara… Genç dostum acele etme ecele koşmakta. Ruh dediğin tezahürden ibaret çünkü.”


Bellerophontes içini çekerek başımın üzerinden öptü beni. 


“O halde öykümü bu güne taşıyım müsaadenle, çünkü yarınki yol sonun başlangıcı olacak benim için sen ne kadar ümit vermeye çalışsan da bana. Çünkü hala bilmiyorsun gitmekte olduğum yolun sonundaki karanlığı”.


Ve anlatmaya başladı tekrar.


****


Kralın üzerime dikilen yemyeşil bakışları yüzünden yavaş yavaş ona doğru yürümeye başlarken, eşlikçimiz olan kadın kolumdan tuttu,


“Yabancısın, bilmiyorsun bizim adetlerimizi. Bizler Likya da kadını soyun başı sayarız. Anadır, bilgedir ve kutsaldır kadın bizim için. Soy Kraliçeden başlar, o hayat bahşetme yeteneğine sahip çünkü. Bu nedenle saygını önce ona sun her ne diyeceksen, ne mesajın varsa ulu kraliçemize de”
 

 

 

 

Tereddüt ederek kraliçeye yönelirken heybemin içinden üzerinde rünler yazılı levhayı çıkardım. Saygıyla her ikisinin önünde durarak başımı eğdim. Kraliçe tepkisiz porselen beyazı yüzü bana dönük konuşmadan oturmaya devam ederken kral ayağa kalktı ve yanıma yaklaştı. Elini uzatıp levhayı alırken “Kraliçemiz uzun yıllardır konuşmaz” dedi.


Bu arada aklıma ANTEİA’nın vermiş olduğu madalyon gelmişti. Kral kaşları çatık bir şekilde rünleri okurken ben derhal elimi koynuma atıp madalyonu çıkartarak krala uzattım. Rünleri okuyan kral daha dikkatini bana veremeden kraliçe oturduğu tahttan ayağa fırlayıp kalktı, koparırcasına elimde tuttuğum madalyonu aldı. 

 

 

 


Salonda çıt çıkmıyordu.  Kraliçe salona ve kendisine şaşkınlıkla bakan krala aldırmadan madalyonu inceledi elinde evirdi çevirdi. İyice gözlerine yaklaştırıp üzerindeki işaretlere baktı.  Kral kaşları çatık bir şekilde dikkatle kraliçeye bakarken salondaki herkesin soluğunu tutmasına sebep verecek şekilde yıllar sonra ilk kez dile geldi;


“Kralım sanırım o levhayı da görmem gerekecek, anladığım kadarıyla sevgili kızım bu delikanlıya Artemis’in kutsamasını bahşetmiş” 


Kralın çatık kaşları aydınlandı ancak birden derin bir hüzün kapladı tüm yüzünü. Ve İobedes elindeki levhayı kraliçeye uzattı, tahtına geçip oturdu. Kraliçenin konuşması tüm salonda büyük bir şaşkınlığa sebep olmuştu. Ben ise hiçbir şey anlamamıştım bu yaşadıklarımdan.  Kraliçe eliyle bir işaret yaptı ve kendi aralarında heyecanla konuşanların susmasını sağlayarak bana döndü; 


“Bellerophontes, sizi kalacağınız yere götürsünler. Akşam yemeğini sizinle özel olarak yerken durumunuzu konuşacağız. Bilmiyorum belki çıkar bir yol buluruz. Anlatacağım akşam yemeğinde size her şeyi. Şimdilik dinlenin.” Sonra savaşçıya dönerek ilave etti “Savaşçı arzu ettiğin kadar misafirimsin seni de kalacağın yere götürecekler”.  Savaşçı başını eğerek selam verdiği sıra Kraliçenin gözü elimdeki sepette yatmakta olan Pukute’ye ilişti. Ve hafifçe gülümseyerek bana döndü;


“Bu sarayda kedi; her zaman candan sevilir ve korunur. Yüce tanrıçamız Artemis’in ve dahi tezahürlerinin her daim koruyucusu ve yoldaşı olmuştur çünkü kedi soyu. Değil mi ki sende Bellerophontes bu cana özen gösterdin, korudun… Karşılığını alacaksın.”

 

 

 

 

Saygıyla bir adım geri çekilerek başımı eğdim. Kraliçenin huzurundan ayrılmam gerektiğini kolumdaki ufacık bir baskı hissettirmişti bana. Eşlikçimde benim gibi başını eğerek geri adım atarken kolumu tutmuştu.  Salondan çıkarken savaşçıyı gözüm aradı ancak farklı bir eşlikçinin yanında çoktan çıkmıştı salondan ve bir daha göremeyecektim onu.

 

 

 

 

Ana binadan ayrıldıktan sonra şose yolda ilerledik ve hemen yakındaki bir binanın ikinci katına çıktık. Eşlikçim kapıyı açarak içeri soktu beni. Büyük bir odaydı burası içinde iki kişilik cibinlikli yatağı, köşede mermerden su havuzu olan. Odanın bir ucunda bir sunak, sunağın arkasındaki duvarda bir niş ve nişin içerisinde bir kadın figürü duruyordu fildişinden yontulmuş. Heybemi yere koyduktan sonra dikkatle heykele doğru gittim. Eşlikçim akşam beni yemeğe götürmek üzere geleceğini söyleyerek odadan çıkmıştı bu arada. Ben onun söylediklerine dikkat bile edemeden büyülenmiş gibi bu minik fildişi heykele bakıyordum. Heykel başında yüksek bir şapkası olan bir kadındı. Geniş yüzlü, bir omzuna minik bir çocuk oturtmuş, diğer tarafında elini tuttuğu başka bir çocuk vardı. Çocuklar belli ki anaları olan bu kadına doğru iyice yanaşmışlar ve kadın yüzünde gülümser bir ifadeyle canlı gibi duruyordu karşımda. “Leto” olmalı diye mırıldandım içimden. Güneşin (Apollon) ve ayın (Artemis) annesi, ulu Leto. 

 

 

 

 

Akşama kadar kendim ile ilgili işleri yaptım, kirli kıyafetlerimi yıkadım, Pukute’yi düzgünce temizleyerek tüylerini fırçaladım yani elimden geldiğince kendimi ve onu temizledim. Rahatlamış bir halde çıkıp yatağımın ortasında kıvrılıp uyumaya başladığında bende yanına uzandım beş dakika dinlenmek için ancak dalmışım. Odamın kapısının sertçe üst üste çalınması ile uyandım.  Uyku sersemliği içerisinde kalkıp kapıyı açtım, karşımda eşlikçi kadın duruyordu. “Bana biraz zaman verin” diyerek içeriye davet ettim. O ise “ bekliyorum” diyerek odanın dışında kaldı. İçeri girip yüzümü, gözümü yıkadım, üstüme başıma çekidüzen verdim dışarı çıktım. 


Uzunca bir yol yürüdük gittiğimiz istikamet tepenin en yüksek yerine doğruydu. Buradan rahatlıkla tüm kent, hatta civardaki ekili dikili tarlalar ve kıvrılarak ilerleyen nehir bile gözüküyordu. İlerde çok ilerde göl ve yanında sütunların yükselttiği bir bina göze çarpıyordu. Artık kalenin en yüksek kısmına çıkmıştık, ilerde sadece büyük bir bina vardı çevresi çepçevre bahçe ile sınırlanmış olan. Düzgün çiçek tarhlarının arasından, devasa sedir ve mersin ağaçlarının gölgelerine konmuş taş oturakların yanından geçtik ve nihayet mütevazı bir girişi olan binaya ulaştık. Binanın kemerli sütunlu bir girişi vardı ama her türlü abartıdan uzak bir şekilde işlevselliğe dikkat edilmiş bir yapıydı bu girdiğimiz. Geniş bir salona girdik. Bina tek katlıydı salona açılan kapılar başka odaların varlığını haber veriyordu. Salonun en büyük duvarında bir ocak ve ocak önünde sunak vardı. Ortada ise üç kişi için hazırlanmış bir sofra görülmekteydi.

 

Biz içeri girdikten sonra karşı başka bir odanın kemerli kapısında kraliçe ile kral göründü.  Kral kraliçeyi büyük bir nezaketle kolundan tutarak masaya, sandalyesine oturturken diğer eliyle işaret ederek beni masaya davet etti. Her ikisini de saygıyla selamladıktan sonra masaya; benim için ayrılmış olan sandalyeye geçerek oturdum. Düşünceli görünüyorlardı.  Kraliçe yavaşça ellerini birbirine vurunca bulunduğumuz noktadan görünmeyen bir kapıdan çıkıverip gelen bir hizmetli şaraplarımızı getirdi. Bir diğeri de üzerinde hâlihazırda dumanı tütmekte olan eti ve çeşit çeşit taze sebzeleri, meyveleri.  Kralın el işareti ile masanın üzerini donatan görevliler ve beni buraya getiren eşlikçim aceleyle dışarı çıktılar. Kral adamlar çıkar çıkmaz konuşmaya başladı. 


“Durum biraz karışık evlat, getirdiğin levhada ne yazılı olduğunu biliyor musun?” 


Kafamı olumsuz anlamda sallayarak “hayır efendim, bilmiyorum” dedim. 


Kral bir süre beni izledikten sonra konuşmaya başladı “Sevgili damadım, Argos Kralı Proitos, senin kızıma sarkıntılık ettiğini bu nedenle de öldürülmen gerektiğini yazmış. Kendisinin konuk olarak evinde ağırladığı birini öldürerek onursuzluk yapamayacağını bu nedenle de seni öldürülmek üzere bana yolladığını yazmış. “Bu uzun açıklamadan sonra bana dönerek sordu; “Tüm bunlara diyeceğin bir şey var mı?” 

 

 


 

Sessizce dinlemiştim. Aslında benim için sürpriz olmamıştı kralın söyledikleri yine de kendimi son yemeğini yemekte olan bir idam mahkûmu gibi hissedemiyordum her nedense. Kralın sesindeki bir tını, babacan bir ifadeydi galiba böyle hissetmemi sağlayan. Kralın benden cevap beklediğini fark ederek düşüncelerime ara verdim ve kekeleyerek; 


“Efendim, kızınız; saygıdeğer kraliçem Anteia, üzerime bir takım oyunlar oynanacağını hissettiğini söylemişti. Ve bana her ne olursa olsun ses çıkarmama mı, boyun eğip bir an önce sizin yanınıza gelmemi sağlayacak bir plan oluşturacağını anlatmıştı. Fakat açıkçası detayları inanın hiç bilmiyorum. Ancak bildiğim Kralın Kraliçeye bir terbiyesizlik yaptığımı düşünmesi ve beni saraydan apar topar kovup size göndermesi. Bu arada Kraliçeme, kızınıza inanılmaz bir saygı duyduğumu söylemem gerek, bir şekilde hayatımı kurtardığı için müteşekkirim ona. AA birde son gün bir hizmetli size vermiş olduğum madalyonu vererek size ulaştırmamı tembih etti gayrisi bildiğim bir şey yoktur.”

Konuşmamın ardından kraliçe sözü aldı, sesi kısık ve aynı kızının ki gibi melodikti,


”Yıllar, yıllar önce kayınpederim ilk doğuracağım kız çocuğunu söz vermiş Argos kralına hayatı karşılığında. Evet, bizde sizinkinin tam tersidir. Soy bizde anadan ilerler. Kraliyette anneden kıza geçer. Kayınpederimin böyle bir vaatte bulunmaya hakkı yoktu. Zaten bu sözü vererek kendisine verilen hayatın süresini belirlemiş oldu. Kızım ergenliğe erişip o gemiye bindirilip gönderildiği gün ben onun hayatına son verdim. Hem de bu ellerle… Hiç karşı çıkamadı, çıkamazdı yaptığının ne denli yanlış olduğunu biliyordu çünkü. Onu öldürdükten sonra sessizlik yemini ettim bir daha asla konuşmayacaktım çünkü kızımı, değerlimi kaybetmiştim ve korumak üzerine yemin etmiş olduğum halde -hayata- bir insanın hayatına son vermiştim hem de kendi ellerimle.” Sustu bir süre, kraliçenin bembeyaz yüzündeki bal rengi gözleri nemlenmişti bana bakarken “Ona son gün teknede bu madalyonu takarken Artemis ve Ulu anne Leto’nun tüm kutsamasını dilemiştim. Ağlamıştık birbirimize sımsıkı sarılıp, vermek zorundaydım biriciğimi neticede bir söz vermişti kayınpederim söz -onur- demektir bizde. Biliyorum ki bu madalyonu sana vermekle kızım; senin kutsanmanı ve korunmanı istemiş. Ve ben borçlu olduğum bir hayatın karşılığında bir hayatı korumaya almak adına sessizlik yeminimi bozdum. Aksi takdirde madalyondan habersiz olan Kral senin derhal boynunu vurduracaktı.  Bizde kadın kutsaldır çünkü.”


Kral nazikçe kraliçenin elini okşayarak devam etti; 


“Şimdi seni öldüremem, yaşatamam da. Durum bu, anlayacağın durum karışık. Sırf seni yaşatmam bile bir savaş çıkartmalarına yeterli bir bahane. Biz savaşçı değiliz, biz -kadim- toprak insanlarıyız. Ne kadar sureti değişmiş olursa olsun hala “ana”ya inanırız. Bizce yüce ananın tezahürleridir diğer tanrılar. Şimdi çocuk sen söyle ne yapmalıyım ben seninle”

 

 

 

 

Kralın cümlesi bitmeden dışarıda şiddetli bir gürültü koptu. Toprak altımızda sallanmaya başladı. Şimşekler çakıyor, dolu, kar, yağmur hepsi aynı anda yağıyordu. Yer altından yükselen boğuk bir ses duyduk. Koşa koşa dışarı bahçeye çıktık. Göz gözü görmeyecek denli kararmıştı hava! Kuvvetli bir rüzgâr esiyor uzaklarda gökyüzünde ani ışık parlamaları ve patlamalar duyuluyordu. Halk korkuyla oradan oraya kaçışıyordu. Yer yer yıkılan surlardan içeriye; sur dışında yaşayan çobanlar ve korunma dileyen diğer yabancılar akın akın girmeye başlamıştı.


Kraliçe ve Kral büyük bir soğukkanlılıkla durumu kontrol altında tutmayı başardılar. Gece boyunca bütün hizmetliler kral ile kraliçenin halkı güvende tutmak adına verdikleri işleri yapmak üzere fedakârca koşup durdular oradan oraya. Bir süre sonra Kralda görevlilerin başında bizzat can kaybı olup olmadığını anlamak için dışarıya çıktı. Çıkarken kraliçeyi bana emanet etmişti. Tüm bu felaket gün ağarınca durulur diye umut etmiştim ancak durmadı…


Gök gürlemeleri, şimşekler, zaman zaman gökyüzünde gördüğümüz kızıllık, insanların çığlıkları, toprak kaymaları ve akın akın şehre gelen yaralı insanların oluşturduğu sel günlerce durulmadı. Nereye gidersek kraliçe ile birlikte gidiyorduk. Onunla birlikte hareket ediyorduk. Kraliçe keskin zekâsıyla stratejiler geliştirip insanlara korunma sağlıyor, yaralıları tedavi etmeye çalışıyordu. Bu kargaşalıkta Pukute beni bulmuş ve bir an olsun beni bırakmamıştı. Geçmişte kardeşimi nasıl takip ediyorsa şimdide beni takip ediyordu. İnsanlar artık benden “kedili adam” diye bahsedip yarı tanrı olduğumu, onların yarasını sarmak için bizzat Artemis tarafından gönderildiğimi konuşmaya başlamışlardı. Ben ise…


Bir gün kraliçe; kaçıncı günündeydik felaketlerin bilmiyorum ama mola verdiğimizde bana döndü ve:


“Tanrılar savaşı” dedi. Gökyüzüne bakarak devam etti,
 

 

 


“Bu normal değil, Tanrılar savaşıyor ve bize bizden başka kimse yardım edemez bu an” 


Önce uzaklardan gelen gürültüleri dinleyerek etrafıma baktım, şehrin o muazzam dış surları yıkılmıştı tamamen. Neredeyse ana meydana kadar olan tüm evlerde hasar vardı. Yaralı gelen insanlar beraberinde çeşit çeşit hastalık getirmişlerdi.

 

 

 

 

En kötüsü ise yer altı Tanrısı Hades’in yokluğunu fırsat bilip Tartaros’dan (cehennemden) kaçan Titan soylu canavarların, her türlü iblis ve yaratığın yeryüzünde serbestçe dolaşıp gezmeye başladığının söylentilerinin alıp başını gitmesiydi. Korku ve hastalık şehri esir almak üzereydi. Söylentiler doğruysa insanlığın sonu olacaktı bu savaş. Artık dualarımıza karşılık verecek kimse yoktu. Bir kahraman çıkmadığı sürece herkes kendi hayatından sorumlu olacaktı.

 

 

(Devam edecek)

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş