×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 12. Bölüm: Masal İçinde Masal - Sona Hazırlık

  • Blog
  • 19.11.2018 19:26:08
  • 1415 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor...

 

Bellerophontes’e baktım endişe ile kaşları çatılmıştı. Yıldızlar çoktan parlamaya başlamıştı. Tütsülenen etlerin dumanı bize kadar ulaşıyordu. Bellerophontes itinayla hazır olan etleri temiz bir bez parçasının içine sararak heybesine koyuyordu. Karnım tıka basa doymuştu. Bellerophontes ‘in benim için köze attığı sakatat cinsi tüm etleri ağzım yana yana yalayıp yutmuştum çünkü. Ve saatlerdir de yalanmaya devam ediyordum onu dinlerken.  

 

“Savaş çok zorluydu” diye anlatmaya başladım. 

 

İlk defa ölümsüzlük öykülerimden birini bir ölümlüye aktarıyordum. Bellerophontes büyük bir dikkatle beni dinlemeye başlamıştı.

 

“Önce patlamalar, yer altından çıkan diğer titan soyluların tüm yeryüzünde yaptıkları terör atakları,  lavlar ve Typhon ‘un saldırıları oldu. Typhon babamdan nefret ediyordu ve tekrar Titan soyunun başa geçmesini istiyordu. Zaten de bu uğurda sinsice başlattı saldırıları. Hades yer altından babamla görüşmek için çıktığı anda serbest bıraktı tüm titan soylu iblisleri, yaratıkları, hepsini. Belli bir plan dâhilinde yapmıştı aslında her şeyi Typhon. Ve ne yazık ki biz çok geç fark etmiştik. Babamı ilk kez bir kavgada bu kadar mağlup görmüştüm biliyor musun?”

 

Bellerophontes yavaşça mırıldandı; 

 

“Onların; babalarımızın zayıflıklarını hiç yakıştıramadık kendilerine, hep mazeret ürettik hatalarına. Oysa onlarda bizler gibi yollarını bulmaya çalıştılar hep, belki doğru belki yanlış. Bitti mi peki savaş? Kazanan kim oldu? İnsanoğlunun kazanmadığı kaybettiği bir savaş olduğu belli de hüküm asası kimde? Şimdi kimin için diz çökeceğiz biz?”

 


“İnan kazananın kim olduğunu bende bilmiyorum. Savaş meydanında son yaşadıklarımı anlatayım sana; En son babamın çaresizce son bir kez haykırdığını anımsıyorum; onunla beraber mücadele eden tüm evlatlarına KAÇIN! Diye.

 

Kaçmak istemedim ben, hiç birimiz kaçmak istemedik. Ancak itaat etmek zorundaydık ve kötüsü yaralıydık. En kolay kaçabileceğimiz formlara dönüştük derhal; Apollon şahine, Hermes ibise, Dionysos keçiye ve ben en sevdiğim form olan gece siyahı, zarif ve ince yapılı şimdi karşında duran bu KEDİYE.

 


Lavların katılaştığı yerlere patilerimin ucunda zıplayarak her tarafım kurumla kaplanmış bir vaziyette babamın TYPHON ile mücadele ederken düşürdüğü “Yıldırımlar asasını” buldum. Gitmeden önce son yaptığım şey babama asasını ulaştırmaktı.

 

Fakat bedeli ağır oldu yılan bacaklardan biri bedenime sarıldı, sıktı.

 

Canım çok ama çok yandı…

 

Babamın asasından çıkan yıldırımlar tüm göğü kaplarken aynı anda Typhon’un haykırışları kapladı tüm yeryüzünü…

 


Kayalar üstüme yıkılırken, gevşeyen yılan bedeninden kurtardım kendimi ve dört ayağımın olanak verdiği tüm hızımla kaçtım. Günlerce yürüdüm yanık patilerim ve zedelenmiş, örselenmiş bedenimle, böcek yemekten başka seçeneğim yoktu. Gücüm yoktu tekrar ölümsüz suretime dönebilecek. Bir an önce annemin Leto’nun yanına; tapınağa, evime gitmeye çalışıyordum. Tüm umudum orada halkımın beni dualarıyla kutsaması köklerimin, bağlarımın gücü sayesinde iyileşmekti. Ama her geçen gün adım atacak takatim kalmıyordu. Sonra bir gece tüm umutsuzluğum ile yürürken bu dikenli dağlık arazide; pişen etin kokusunu aldım. Ve sonra seni gördüm. Tüm ölümlülerin en güzeli aynı zamanda en kederlisi olan seni” 

 

Bellerophontes sımsıcak baktı bana, sevgiyle parladı bana bakan gözleri. “İyi ki beni bulmuşsun, iyi ki o gece kederden yiyemediğim o eti yine de pişirmişim.” Oturduğum yerden kalkıp yanına gittim. Yavaşça kucağına çıkıp başımı koluna yasladım. Bir yandan tüylerimi okşarken diğer taraftan konuşmaya devam etti; 


 

*****

 

Bizim tarafta işler daha kötüydü. Şehir hemen hemen hastalık ve korkunun pençesine tamamen düşmüştü. Bir akşam Kraliçe, kral ve onların en bilge seçkin adamlarıyla birlikte büyük bir toplantı yaptık. Son zamanlarda özellikle bizim bölgeye musallat olmuş saldırgan hayvanların, bir ya da birkaç iblisin ya da halka acı verdiğini, ölüm ve yaralanmalara neden olduğunu öğrenmiştik. Zaten her yerde bir felaket vardı evet haberlerini alıyorduk ancak bu en yakınımızdakilerin icabına bakamaz isek, tamamen teslim olmak zorunda kalacaktık. Çünkü her geçen gün hayvanlar şehre yaklaşıyordu. Toplantı başladığında ortalıkta bu nedenle gürültü hâkimdi. Ancak ünlü ve saygın filozof Skylaks sözü alınca ortam bir anda sessizleşti.

 


“Ulu ve bilge kraliçem, cesur kralım ve dahi Ksanthos’un meclisinde yer alan tüm ulular, sözü kısa keseceğim. Şehre yaklaşan felaketin eşkâli güç bela yaralılardan öğrenildi. Ancak öğrendiğim bölük pörçük bilgiler sayesinde kadim levhaları gözden geçirmem gerekti tekrar. Huzurunuza gelmekte geç kalışımın sebebi budur. Efendim şöyle ki yaralıların kimisi; saldırganın bir aslan olduğunu, kimi yılan, kimi de hiç beklenmedik bir şekilde saldırıveren keçi olduğunu söylediler. Uzun süre kendi aramızda tartıştık; böyle birdenbire tüm hayvan âleminin insan soyuna saldırması çok manasız geldi bize, hele ki şu günlerde. Ayrıca saldırıların hepsinin ortak noktası da bedende meydana gelmiş çok ciddi yanıklardı. Her hangi bir ısırık izi yahut yılan zehirlemesi gibi bir şey bulamadık yaralıların bedenlerinde. Kaldı ki bu yaratıkların saldırıya geçtiği bölgede çok miktarda kömürleşmiş hayvan ve insan bedenleri bulduk. Bu bedenler sanki ani, kuvvetli bir ateşle oldukları yerde ve anda tekparça halinde kömürleşmişlerdi. Dolayısı ile hayvan saldırısı olmama ihtimali üzerinde düşünmeye başladım. Anlatılanlar ve gördüklerim -ejderha- gibi -ateş üfleyen- bir saldırganın var olması gerektiği sonucunu doğuruyordu. -Ejderha- diye düşündüğüm anda ise aklıma bölük pörçük kadim hikâyeler gelmeye başladı.” 

 

Elindeki bronz levha ile kral ve kraliçenin yanına yaklaşarak kazınmış rünleri işaret ederek anlatmaya devam etti Skylaks;

 

“Bakın efendim burada bir yaratıktan bahseder; Titan soylu Typhon ile Ekhidna’nın birleşmesinden doğan bir yaratık. Öyle ki bu yaratığın üç tane kafası var. Biri; burada yazdığına göre azgın bakışlı aslan, diğeri masum görünümlü keçi ve son olarak ta kuyruğun ucundaki ejderhaya benzer yılan. Bu yaratığın bedeni aslan, gücü kuvveti ve hızı aslan olarak betimlenmiş. Nihai olarak ve maalesef kaynaklar aynı yaratığın; -söndürülemeyen ateşi- üflediğini söylüyor” 

 

 

Salon büyük bir sessizlik içerisinde dinlemişti Skylaks anlatırken. Bu toprakların filozofu idi ve müthiş değer veriliyordu ona. Tamamen şans eseri olarak şehirdeydi bu sıra. Kral yüzü iyice asılmış bir şekilde sordu;

 

“Bilge Skylaks görüşlerine ne denli saygı duyduğumuzu bilirsin, ancak şüphe kanımda dolaşmakta. Şimdi sence bu saldırılar adı her neyse, titan soylu bir yaratığın işi mi? Emin misin ve eğer oysa biz nasıl mücadele ederiz bu yaratıkla. Hayvan olsa öldürürüz, ama işin içine Titan soyu girince durum daha fena bir hal aldı. Bu nedenle tekrar soruyorum yüce bilge?” 

 

Skylaks boğazını temizledi önce ve sonra; 

 

“Şu yaşadığımız tarihi dönemde karşımıza ne çeşit düşmanların çıkacağını bilemeyiz. Fısıltılar aldı yürüdü savaşın Zeus ve Titan soylular arasında olduğuna dair. Karşı kıyılardaki meslektaşlarımın haberci kuşlarla gönderdikleri parşömenlerde; Zeus’a insan soyluları koruma yolunda bir adım atmadığı, kibri ve saçma sapan kadın meselelerindeki sahiplenici tutumundan dolayı halkın kin beslediği; büyük bir inanç kaybı yaşandığı haberleri yazmakta. Ve ciddi sayıda bir takım bilge kişi de tanrılardan bir iz göremediklerini; topyekûn savaşta olduklarını düşündüklerini söylüyorlar. Naçizane siz bu durumu burada, bu kadim topraklarda fark etmediniz mi yani?” 

 

Kraliçe berrak ancak üzgün bir sesle sözünü kesti Skylaks’ın;

 

“Doğru dersin Skylaks. Yüce eşim ve siz değerli meclis bilgeleri farkında değil misiniz? Nicedir Apollon güneş arabası ile ışıtmamakta yeryüzünü. Daha da kanıt ister iseniz kaldırın bir zahmet başınızı da dipsiz karanlığın olduğu koyu geceye bakın! Görebiliyor musunuz ölgün ışıklı birkaç yıldızdan başka bir şey? Sorarım size nerede Artemis?”

 

Salon kraliçenin bu cümlesi ile tekrar heyecanlı tartışmalar içerisine daldığı anda kral elini kaldırıp sessizliği sağladı ve başı ile tekrar Skylas’a söz verdi;

 

“Yani eğer yazılanlar söylenenler doğruysa, tüm bu yanardağ patlamaları ardı arkası kesilmeyen şimşeklerin işaret ettiği gibi ZEUS ve TYPHON savaşı söz konusu ise Typhon’un oğlu Khimaira’nın da babası tarafında kötülük yapmak için devreye girmesi bana çok mantıksız gelmiyor.”

 

 

Salon sessizleşmişti. Dışardan gelen gök gürültüsü sesleri, ara sıra zeminde hissettiğimiz sarsıntılar dışında bir ses yoktu. Bu gün yaklaşık onuncu gündü ve yaşadığımız felaketin şiddeti azalmış olsa da hafif hafif devam ediyordu. Skylaks hafifleyen bir sesle devam etti;

 

“Kraliçem, Kralım sorun evet pek büyük. Bir kahramanımız yok, savaşçı değilsiniz hiç biriniz… Ancak aslında bir hile var bu hile ile gözü pek bir insan soylu bu yaratığı alt edebilir.” Salon bir anda tekrar nefes almaya başladı. Skylaks devam etti güçlü bir sesle; “Kurşun efendim, ucu kurşun kaplı silahlarla onu alt edebiliriz. Sonuçta alevle temas eden kurşun madeni eriyecek ve canavarın etini dağlayıp zarar verecektir zannımca”

 

Salonda tekrar bir kargaşa hâkim oldu. Bu kez ne kral ne de kraliçe susturmadı kimseyi. Herkes aynı anda birbiri ile tartışarak çözüm bulmaya çalışıyordu. En sonunda dayanamadım ve güçlü bir sesle kraliçeye dönerek söz istediğimi haykırdım.

 

“Kraliçem, Kralım, bilgeler… Uzaklardan geldim. Bir kısmınız ismimi ve hikâyemi biliyor. Bir kısmınız bilmiyor. Maalesef yazgım kardeş katili olmakmış. Bu hikâye çok üzücü benim açımdan ancak…” içimi çekerek devam ettim;

 

“Onu, yani kardeşimi nasıl öldürdüğü mü biliyor musunuz? Gereksiz bir kibre kapılmadan içtenlikle söylüyorum şu an; BEN ATTIĞINI vuran bir okçuyum. Hedef nerede olursa olsun vururum. Maalesef hedefi doğru dilemediğim için yanlışlıkla kardeşimi vurdum. Tanrılar kibrime ve bencilliğime karşılık böyle bir ceza verdiler bana. Ben bir yemin ettim o gün; bir daha elime asla ok almayacak, asla ve asla bir hayata mecbur olmadıkça son vermeyecek, hatta av bile; çok açsam o da başka silahla olmak koşuluyla avlayacaktım. Fakat bilakis konu hayatları kurtarmaksa? Bir yemini bozmanın bedeli ne olur bilemem ama öderim bedel her neyse gönüllüyüm bu işe!” 

 


Skylaks’a dönerek sordum; “Okların ucunu kurşundan döksek?”

 

Salon bir anda neşeli haykırışlar ve nidalarla doldu. Kraliçenin bana bakan yüzü aydınlanmış, kralın endişe ile çatılmış kaşları gevşemişti. Kraliçe zarifçe ayağa kalkıp yanıma geldi, bal rengi gözleri yaşlarla parlıyordu; 

 

“Kızım ne denli doğru bir seçim yapmış ve bu kedi”  her zamanki gibi yanımda duran Pukute’yi gösterdi ,”Bu kedi, ulu anamızın ve dahi Artemis’in bir işareti olarak hep yer aldı yanında. Sen seçilmiş bir kaderin sahibisin; ancak bu öyle bir kader ki nice sınamalardan geçirilecek, nice acılar çekeceksin. Ancak her daim korunacaksın,  öyle büyük bir kutsama olacak yanında. Adın yıllar ve dahi yüzyıllar boyunca -kahraman- olarak anlatılacak çocuklara. Bellerophontes…” yanıma yaklaşıp omzumdan tuttu.

 

Pukute


“Oğlum, eğer gönüllüysen bu savaşta; tanrılara şükürler olsun seni bize gönderdikleri için, kızıma şükürler olsun seni bize gönderdiği için ve dahi Artemis her an yanında bak!” 

 

Artık akmakta serbest bıraktığı yaşlar sırılsıklam ıslattığı yüzünde parlıyordu ve umutla, günler sonra umutla bana bakıyordu bir eliyle Pukute’yi işaret ederek. Ben ise tek bir kelimeye takılmıştım, tek bir kelime dizlerimin bağını çözmüş ve beni benden alarak yere kraliçenin dizlerinin dibine çökmemi sağlamıştı. Önünde eğilmiş, elimle dizlerine sarılmış, hıçkırıklarla sarsılan bedenimi kontrol etmeye çalışırken. Kraliçe eğildi ve kafamdan saçlarımdan öptü beni ve tekrar söyledi o dizlerimin bağını çözen efsunlu kelimeyi.

 

“OĞLUM…”


(Devam edecek)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş