×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 13. Bölüm: Masal İçinde Masal - Athena

  • Blog
  • 28.11.2018 18:02:21
  • 1421 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor...

 

ARTEMİS 13. Bölüm: Masal İçinde Masal - ATHENA 

 

Beni okşayan Bellerophontes’in yüzüne baktım. Yakışıklı yüzü gözyaşları ile ıslanmıştı. Konuşmaya devam etti;

 

“O kadar çok ihtiyacım varmış ki güvenilip candan bir şekilde -oğlum- denilmesine. Ve bir anda aydınlandım. Sanki bir anda tüm yaşadığım acılar, verdiğim kayıplar anlam kazandı. Her şey büyük bir oyunun ayrıntısından ibaretmiş kader yolumu nereye kadar götürür bilemiyorum ancak artık bir anlam buluyorum varlığımda. Varlığımın şu an ki amacı Khimaira belasına…” Sözünü keserek;

 

 

“Yani şimdi biz TYPHON’un oğlu Khimaira’yı öldürmeye gidiyoruz öyle mi? Göreyim şu silahları peki ucu kurşunlu okların nerede?”

 

Bellerophontes içini çekti. 

 

“Şehirden ayrılırken Pukute’yi kraliçenin güvenli ellerine teslim ettim. Bir şafak vakti sadece kargım ve oklarımı alarak şehri arkamda bıraktım. Yürüdüm yürüdüm sonra tekinsiz aysız gece doğdu. Hala öbek öbek şehre varmaya çalışan insan kafileleri ile karşılaşıyordum, bu nedenle kıymetli şeylerimi saklayarak uyuyordum. Ancak bir gece çevrede hiç kafile yok diye silahlarımı saklamadan yatıp uyudum. Sabah uyandığımda ne kargım ne de oklarım vardı. Çalınmıştı hepsi! Ne yapacağımı bilemedim önce şehre dönüp, tekrar silah alayım yanıma dedim ancak açıkçası böyle saçma sapan bir dikkatsizlik sonucu silahlarımı yitirmiş olmanın beceriksizliği içerisinde kraliçemin yüzüne bakmaktan utandım ve devam ettim yola. Neyse ki bir gün bir dağ boğazında kayalıklarda güçlükle yol alırken, pis bir koku çarptı burnuma. Koku ben ilerledikçe çoğaldı; dikenli çalıların içerisine yarı yarıya gizlenmiş yatan kokunun kaynağı dağ keçisinin leşini gördüm sonra. Kokusunun şiddetinden neredeyse yolumu değiştirecektim. Ancak bedenden çıkan bayrak direği gibi kargıyı gördüğüm için ağzımdan nefes almaya çalışıp burnumu tıkayarak iyice yaklaştım keçi leşine silaha ihtiyacım vardı. Yanına ulaştığımda birde ne göreyim kargı benim kargımdı. Hayvanın bedeninden çekip çıkarttığım kargının oklarım gibi kurşundan dökülmüş ucunu inceledim evet hiç zarar görmemişti.” Bellerophontes ‘in lafına aceleyle karışmak ihtiyacı hissettim;

 

“Ama sevgili dostum bir tek kargı ile Khimaira çok zorlu bir av olacak bizim için. Düşündün mü nasıl avlayacağız? Senin yeteneğin okçuluk? Benim ise bedenim hala kedi? Yani elimizde faydalı bir şey yok”

 

“Ahh Artemis’im tanrıçam, benimle ilk karşılaştığın gece ve sonraki günlerde içinde bulunduğum keder ve üzüntünün sebebi buydu ya zaten. O gece nihayet bir ateş yakıp ellerimle yakaladığım avı temizleyip laf olsun diye pişirmiştim. Sırf yolu uzatıp çözüm bulabilmekti derdim. Yoksa ne iştahım vardı o av etini yiyecek ne de isteğim. Düşünüyordum; tamam kraliçem kutsandığımı söylemişti bana ancak yaşadıklarıma bakınca hiç öyle gelmiyordu. Sanki biri benim yolumu sürekli dikenli çalılarla döşemekten zevk alıyordu. Şimdi bana itiraz edeceksin tanrılar, tanrıçalar işimiz gücümüz yokta sırf seninle mi uğraşıyoruz, hele böyle bir savaş döneminde diye. Haklısın ama bilmem etmem sizin soyunuzu; hayatımda bir kez o da rüyamda gördüm Athena’yı ki o da maalesef bana o gereksiz hediyesini verip karşılığında kardeşimi ve hayatımı çaldı benden.”

 

 

Birden büyük bir heyecana kapılarak sözünü kestim Bellerophontes’in. 

 

“Şu hediyeyi bir görebilir miyim? Anlatırken de soracaktım ancak bölmek istemediğim için soramadım, sonra da araya bir sürü şey girdi. Şu hediyeyi merak ediyorum. Athena pek hayırlı işlere imza atmamıştır ancak bir göreyim şunu. Bedeli; peşinen ödenmiş bu hediyenin ne de olsa.” 

 

Bellerophontes beni yavaşça yere bırakıp heybesine doğru uzandı içini karıştırdı karıştırdı bir an korkuyla yüzüme baktı, sonra arkasını bana dönüp chitonun eteğinin içerisine baktı. Bana doğru döndüğünde muzaffer bir ifadeyle parlayan yüzünün ışıltısı ile ellerinde tuttuğu altın zincirin ışıltısı birbirine karışmıştı. Bana doğru yaklaşarak yere altın gemi bıraktı. Önce hemen yaklaşmadım geme bir süre tüm sinirlerimi burnumun ucunda toplayarak muazzam koku alma duyumla yakalamaya çalıştım bu eşyanın tüm mazisini. Sonra özlem galip geldi yaklaştım, patilerimden çıkarttığım sivri tırnaklarımla gemi kendime doğru çektim. İncecik altın zincirin alışkın olduğum kusursuz işçiliği, altın levhaların üzerindeki Afrodit’in silueti şüpheye yer bırakmayacak şekilde Hephaistos’u işaret ediyordu. Ancak bir şey daha vardı güçlü, baskın bir koku; adaçayının ferahlık, lavantanın saflık, biberiyenin baharlı sakinliği. Bitkilerin hepsi birleştiğinde gemi takacak olan yaratığın itaat etmesini sağlayan güçlü bir efsunun içeriğini oluşturuyordu. Bu efsun; her bir minik altın halkanın günlerce; doğru oranda eklenmiş bitki karışımının kaynatıldığı nektarlı suyun içerisinde bekletildiğini gösteriyordu. Düşünceli bir şekilde kafamı kaldırıp Bellerophontes’e baktım;

 

“Efsunlu, bu gemi bir yaratığı/hayvanı itaat ettirmek üzere efsunlamışlar. Kim yaptı bilmiyorum ancak Olympos kökenli olduğuna eminim, kimin yaptığı da önemli değil zaten. Bence önemli olan kim ya da ne için yapıldığı”

 

İkimiz de sustuk. Dayanamayarak konuşmaya başladım tekrar;

 

“Benim kardeşimin pek yapacağı bir şey değil ama aklıma gelen. Fakat düşüncem doğruysa Athena kendini aşmış demektir. Çünkü o asla ve katiyen babama karşı çıkmaz. Düşünmeliyim Bellorophontes bana müsaade et, düşünmeliyim. Sonra açıklarım sana.”

 

Güneş gökyüzüne yükseldiğinde ben sığındığımız ve sanki artık evimiz gibi olmuş olan bu minik mağaranın en dibine giderek kıvrılıp yattım. Ölümlü bedenimle ölümsüzleri çağırmanın yolunu arıyordum kendi kendime. Athena ile konuşmam lazımdı mutlaka. Bellerophontes’in hayatı buna bağlıydı. Ben kendi içime dönmüşken Bellerophontes tütsülenmiş tüm etleri heybesine dikkatlice yerleştirdi. Altın gemi chitonunun altındaki gizli cebe sakladı. Kargısının ucunu kontrol etti. Ve içini çekerek gelip yanıma oturdu. Sırtı ile kayaların arasına heybesini yastık gibi koyarak yaslandı ve gözlerini kapadı. Kış olmasına rağmen hava ılıktı, güneş dost ışıkları ile etrafı tatlı bir sıcaklığa boğuyordu. Çevremizde ötüşen kuşların sesinden başka bir ses duyulmuyor, ara sıra bir çiçekten diğer çiçeğe konan arıların sesini duyuyordum. Huzurluydum ve gözlerim yavaş yavaş kapanırken farkında olduğum son şey Bellerophontes’in de hafif hafif horlamaya başlamış olmasıydı.

 


Sonra aniden sesini duydum. Gözlerimi açıp baktığımda beyazdan çok griye yakın chitonu, altın zırhı ve başındaki altın kanatlı miğferi ile Athena duruyordu karşımda. Kalkanı ve mızrağını mağaranın önündeki ağaca yasladı ve sonra yere ağaca sırtını dayayarak otururken cebinden çıkardığı bir tozu nazikçe Bellerophontes’e doğru üfledi. Zerrecikler Bellerophontes’e doğru uçuşurken Bellerophontes derin bir soluk aldı, burun kanatları genişledi zerreler burun kanatlarından içine doğru girdi. Bellerophontes yavaşça sağa doğru dönerek kollarını bedenine sardı ve gitgide derinleşen bir uykuya daldı. Athena Bellerophontes’in uykusunu derinleştirdikten sonra bana baktı. İri mavi gözleri yorgun bakıyordu. Her zamanki kendine güvenen hali tavrı yoktu ancak konuştuğunda yine de sesi hükmedici ve tavizsizdi. 

 

“Savaş boyunca iyi dinlendin. Açıkçası hepimiz senden daha büyük bir performans bekliyorduk, bizi fena hayal kırıklığına uğrattın.” 

 

Ayağa kalkıp sığındığımız izbenin dışına çıkarak karşısına oturdum. Sarıgözlerimi üzerine dikip bir süre sadece baktım. Yorgundu ve ne kadar kendisine güvenli görünmeye çalışıyor olsa da korku ve şüphe vardı gözlerinin derinliklerinde yer etmiş. 

 

“Seni göremedim. O gün, o meydanda yoktun.” Sesim sakindi, ama arka planda yankılanan öfkeyi beni tanımayan birisi bile hissederdi. “Çoğunluk oradaydık! Hades ve dahi Poseidon bile. Hatta normal şartlarda hiç birimizin adam yerine koymadığı Hermes bile oradaydı. Sen!” sesim öfkemin şiddetinden kısılmıştı; “Sen, sen babamın kalkanındaki siluetinden gayri o gün, o ihtiyaç anında, o savaş meydanında görünmeyen sen! Şimdi karşıma geçip hangi cüretle bana hesap sorarsın!” 

 

Sakin bir şekilde karşımda durmaya devam etti. Sonra dişlerinin arasından; “Dua et kedi bedenin içerisindesin yoksa elimin hafif bir fiskesi ile hiçliğe karışıp gitmen işten bile değil. O gün orada olmamamın nedeni sadece babamla benim aramda sana açıklama yapmak zorunda değilim. Ancak şimdi sen bana açıklama yapacaksın! Sen neden bu bedende ve Bellerophontes’in peşine takılmış gitmektesin zira sana Olympos’ta ve dahi gece de ihtiyaç varken. İkizin onca derin yarasına rağmen güneşi her gün taşımakta yeryüzüne. Senin yüzünden insancıklar yenildiğimizi zannediyor, senin yüzünden kâhinler buyruklarımızı iletmemekte insanoğluna ve dahi tapınaklar bomboş! Şimdi derhal toparlan ister kedi suretinde, ister şişko göbekli iri memeli kadın şeklinde ama illaki karış geceye ve ayı çıkar gökyüzüne öncelikle ve derhal. Aksi takdirde on iki Olymposlunun içinde yer almayacaksın artık.” 

 


Yüzüne baktım, içinde bulunduğum durumu, ölümsüz özüme dönemediğimi anlatamazdım düşman ablama.

 

“Babama söyle, zamana ihtiyacım var önce Leto’nun yanına gitmem lazım.” 

 

Athena büyük bir öfkeyle ayağa fırladığında tıpkı babamınkine benzeyen mavi gözlerinin derinliklerinde fırtınalar kopmaktaydı;

 

“Sen beni ulak mı sandın?” Elinin bir hareketiyle hırsla kaybolacakken kedi bedenimin verdiği tüm çeviklikle zıplayarak tırnaklarımı chitonuna taktım ve ona dikenli bir çalı gibi tutundum;

 

“Hayır! Gidemezsin şimdi değil, benim için değil, bu çocuk için; cevaplaman gereken sorular var.” 

 

Athena şaşırarak durdu yerinde. Ben chitonu bırakarak yere otların arasına indim. Karşımda dururken kendi kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. Bana hiçbir şey söylemeden az önce oturduğu ağacın altına tekrar oturdu. Karşısına geçtim oturdum bende. Konuşmadan öylece baktık bir süre birbirimize, Athena dalgın bir şekilde uyumakta olan Bellerophontes’e baktı bana döndüğünde tek kaşı soru sorarcasına kalkmıştı. Sakin bir sesle konuşmaya başladım; 

 

“Nedenini rica ederim sorma, ama bu çocuğa yardım etmek istiyorum. Ve biliyorum ki sende babamın hışmını ve tüm öfkesini göze alarak yardım ettin bu ölümlü insana. Bu gün konuştuklarımız aramızda kalacak söz veriyorum.”

 

Athena içini çekerek baktı tekrar Bellerophontes’e ve bana döndü “Onu sevmeseydim yardım etmezdim biliyorsun ve sırf onu sevdiğim için sana dahi katlanabilirim. Sor bakalım sorunu”

 

“Gem altın gem… Pegasus için mi?” 

 

 

Pegasus’un adını sadece ağzımı oynatarak içimden söylemiştim. Çünkü babamı uyandırmak istemiyordum. Bu at konusunda çılgın gibiydi. İnanılmaz bir düşkünlüğü vardı kanatlı beyaz küheylana. Athena onaylayarak başını salladı. Bu sefer ben ona şaşkınlıkla baktım.

 

“Neden? Nasıl göze alabildin onca öfkeyi? Babamın öfkesini?”

 

Athena dalgın baktı bir süre, “Bu kaderi hak etmediğini düşündüm, istedim ki bir tanrı ona öfke ile değil sevgiyle dokunup azıcık güzelleştirsin talihini, ancak görmekteyim ki buna gerek yok muş, sen varsın yanında. Gemi bana ver ikimizde çekmeyelim babamın öfkesini. Ben seni birkaç gün idare ederim sen de…” 

 

“Özüme dönemiyorum”

 

Athena sözünü bu cümleyle kestiğimde karşımda donup kalmıştı. İri mavi gözlerinden önce acıma ifadesi geçti sonra ilk defa bana karşı sevgiye benzer bir kıvılcım parladı. Yavaşça elini uzattı, gece siyahı yumuşak kürküme dokundu çekinerek. Sıcaklığımı hissettiği ilk anda elini çekecek gibi oldu sonra tüm cesaretini toplayarak şefkatle dokundu bana…

 

“Tanrılarım, sana ne oldu kardeşim?” Gözleri doldu. Yaşlar yavaşça yanaklarını ıslatırken pembe dudaklarından dökülen cümleyi fısıltıyla söyledi “Ölümlü bir kedi bedenindesin… Sen ölümlüsün”

 

 

Sustum. Beni okşadı, uzun uzun kardeş olduğumuz onca çağda ilk defa birbirimize sevgiyle dokunduk. Ben başımı ellerine yasladım, yumuşakça parmak uçlarını ısırdım ve yaladım yaladım pütürlü dilimle ellerini, o ise tanrısal pürüzsüzlüğü ve soğukluğuyla sessizce okşadı beni yanaklarından yaşlar süzülürken.

 

Vedalaşmamız zor oldu;

 

“Emin misin? Seni götürebilirim Olympos’a ve ya Leto’nun yanına. Kendine bunu yapma. O bir ölümlü! Onu uyandırıp anlatırım gemi ne yapması gerektiğini ve sonra o yoluna, biz yolumuza gideriz.” 

 

Yavaşça patimi dizine koydum. Gözlerinin içine bakarak;

 

“Sevgili kardeşim, onun kaderi ile kaderim birleşti bunu hissediyorum özümün ta derinlerinde. Ve ben, ben onunla devam etmek zorundayım. Binlerce yıl sürmüş bu gitgide anlamsızlaşan varlığımın.” Sustum. Sesimin düzgün çıkmasına gayret ederek tekrar çabaladım konuşmaya. Çünkü artık konuşma yeteneğimi de kaybetmeye başlıyordum yavaş yavaş. 

 

“Lütfen, benim için zor, zorlaştırma ama özüm tükeniyor, özüm tükenmeden bu insana yardım edip kendime saygımı bir parça kazanmalıyım. Asırlardır özümü öyle saçma sapan ve hoyratça tükettim ki! Kadim zamanların ana tanrıçası yok artık, yok artık bilge kadının zerresi bile yok! Avcılık oynayan bakire bir tanrıça oldum yıldızların üzerinde hoplayıp zıplayarak. Athena özüm kabul etmedi bak bunu. Özüm var oluşunu özledi, istedi ve tükendi… Bir tek bunu yapacak gücüm kaldı müsaade et yapayım bunu.”

 

Bana bakan gözleri ıslaktı. Beni koltuk altlarımdan tuttu yavaşça göğsüne bastırırken kafamdan öptü. Öpücüğü buz gibiydi. Beni öptüğü anda Tüylerimde bir farklılık olduğunu anladım. Fısıldadı;

 

“Gelmiş geçmiş tüm kadim tanrıların ve tanrıçaların ve dahi var oluş özümün her zerreciğinde katkısı olan tüm yaratıkların kutsaması üzerine olsun Kedim! Özün, güven, güç, zekâ ve asaletle dolsun! Zira sen bu toprakların kadim anasının özünden meydana geldin! Söyle ona; bir pınar başında içinden tüm kalbiyle dilesin Pegasus’u. Usanmadan gerekirse saatlerce beklesin. Mutlaka çağrıya cevap verecektir. Ve geldiği zaman ak kanatlı küheylan sadece gemi koklatsın ona yeter.”

 

Bana tüm gücüyle sarıldı ve sonra yok oldu...

 

 

(Devam edecek)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş