×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 14. Bölüm: Masal İçinde Masal - Pegasus

  • Blog
  • 3.12.2018 19:53:15
  • 1503 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor...

 

 

ARTEMİS 14. Bölüm: Masal İçinde Masal - PEGASUS

 

 

Bellerophontes’in uykusu Athena’nın gidişiyle hafiflemeye başlamıştı. Yanına giderek yüzünü yalamaya başladım uyanması için. Gözlerini aralarken neşeyle gülümseyerek;

 

“Uyumuşum, çok yorgundum Artemis’im özür dilerim” dedi.

 

Yanına oturdum. Vaktim daralıyordu. 

 

“Bellerophontes sana acilen anlatmam gereken şeyler var şimdi lütfen sözümü kesmeden dinle beni. Öncelikle Khimaira ile savaşmanın bir yolu var. Bir pınar başı bulacağız sonra sen, Athena’nın sana vermiş olduğu gemi eline alarak içtenlikle Pegasus’u çağıracaksın. Gelmesi uzun sürebilir ancak Zeus’un bu kanatlı ak küheylanı çağrıya mutlak cevap verecektir. Geldiği zaman sadece gemi koklatman yeterli olacak sana itaat etmesi için. Sana itaat edecek ve gireceğin kavgalarda senin yoldaşın, kanatlı savaşçın olacak. Böylece Khimaira’ya tek bir silahla ancak beklemediği yönlerden saldırma şansına sahip olacağız. Ve alt edeceğiz onu birlikte.”
 


Bellerophontes konuşmak için ağzını açtığı anda susturdum onu ve devam ettim;

 

“Hayır, lütfen beni dinle. Detaylarını fırsat bulursak konuşuruz. Ancak sana söylemem gereken önemli bir konu daha var. Benim şu anda tanrısal güçlerim sadece -konuşabilen bir kedi olmaktan- ibaret farkındaysan eğer. Şimdiye dek sormadın ve sadece anlattıklarımla yetindin bunun için öncelikle teşekkür ederim. Ancak anlatmam lazım, hem de bir an önce. Evet, kolay kaçabilmek için bu bedene dönüşmüştüm. Ancak feci yaralandım. Yaralarım sadece fiziksel değildi ruhen de yara almıştım. İlk zamanlar tekrar gerçek suretime dönüşebilecek yaşam enerjim yoktu yaralarım yüzünden. Günler içerisinde ise maalesef en kötü şeyi yapıp özümü, varoluşumu sorgulamaya başladım. İster ölümlü, ister ölümsüz olalım gelişim için tabi ki kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Ancak bu sorgulama acımasızca ve kendini tüketircesine yapılırsa bir süre sonra içten içe varoluşuna zarar vermeye başlıyor.

 

Eğer bu sorgulamayı yapıp kendini olduğun gibi kucaklayarak, yaptığın yanlışlarını da gelişiminin bir parçası olarak kabul edip umutla yaşama sarılabiliyorsan ki benim senin adına senden istediğim bu, yaşama enerjin ve gücün katlanarak çoğalıyor. Ancak asırlar boyunca yaptığın yanlışları hiç durmadan önüne koyuyor ve kabullenemiyorsan; işte durum o vakit fena bir hal alıyor. Bu takdirde kendini en acımasız yargıçtan bile fazla cezalandırıyorsun kendi vicdanında. Hiç durmadan aynı hataları yaşıyorsun kalbinde ve bu senin kendini kabullenmeni kucaklamanı engelliyor. Bilakis kendi kendinden nefret ederek kendini tüketme sürecine giriyorsun.

 

Evet, bana bakma öyle. Ben de senin geçtiğin süreçten geçtim ve benimki asırların çarpışmasıydı. Bu nedenle sonuçları ikimiz için farklı oldu; sen farkında olmadan kendini kabullenme ben ise kendimi tüketme sürecine girdim. Uzun lafın kısası Bellerophontes, sevgili dostum özüm tükeniyor. Yakında sadece bir kediden ibaret kalacağım. Konuşamayacağım, sana beklediğin anlamda arkadaşlık edemeyeceğim. Yani bildiğin -kedi -olacağım işte tamamıyla kedi. Bunu şimdi söylüyorum ki hazır ol olacaklara. Önümüzdeki Khiamaira mücadelesinden sonra, senden tek dileğim beni Ksantos’a götürmen. Her ne halde olursam olayım Kraliçeye ver beni. O ne yapılacağını bilir. Söz ver şimdi, beni kraliçeye vereceğine dair!”. 

 

Bellerophontes büyük bir üzüntüyle bana bakıyordu. Dudakları sessizce oynarken “söz” diye fısıldadı. Sonra her iki eliyle birden bana uzandı ve tuttu göğsüne doğru yasladı beni. Dudakları alnımdaydı sıcak nefesini hissediyordum. Sonra yumuşacık öptü beni tam kardeşimin; Athena’nın öptüğü yerden. 

 

“Farkında mısın bilmiyorum ama alnının tam ortasında bembeyaz bir ay var”

 

 

Bu şekilde ne kadar durduk bilmiyorum. Sadece Bellerophontes’in bana fark ettirmemeye çalışarak usul usul ağladığını hissettim. Mırlamaya başladım belki onu rahatlatırım diye. Bir süre sonra bedeninin sakinleştiğini anlayarak yavaşça kucağından yere indim.

 

“Hadi bakalım yola koyulma vaktimiz önce bir Pınarbaşı bulmamız lazım ardından Pegassus’un gelmesini bekleyeceğiz sonra Khimaira’nın inine gideceğiz. Hadi bakalım yolculuk vakti.”

 

Sözlerimle birlikte Bellerophontes pelerinini bağladı, heybesini omzuna attı ve tek eline kargısını alarak;

 

“Haydi, bakalım Artemis’im, düş önüme benden daha iyi bulursun sen pınar başını” dedi ve beni takip etmeye başladı.

 

Bellerophontes ardıma düşerken ben bir an durup havayı kokladım sonra dönüp arkama birkaç gündür yuvamız olan bu mağaramsı yere baktım. Huzurlu saatlerimin ve günlerimin geçtiği yere usulca veda ederken içimdeki yoğun hüzün duygusu ile yürümeye başladım. Havada yağmur kokusu vardı yine. Yürüdüğümüz yerde ağaçlar gittikçe seyrekleşmiş, yerini neredeyse tamamen dikenli çalılara ve küçük boy iğne yapraklı bitkilere bırakmıştı. İlk önce Bellerophontes’in yıkandığı göletin kıyısına geldik şimdilik görünürde bir pınar başı yoktu. 

 

 

Akşama doğru Khimaira’nın bölgesi olduğunu düşündüğümüz kesime çok yaklaşmıştık. Ancak hala bir pınar başı bulamamıştık ve umudumuz gittikçe tükenmeye başlamıştı. Geceyi geçirip dinlenmemizi sağlayacak korunaklı bir yer bulmamız gerekiyordu. Tehlikeli bir bölgeye gelmiştik. Ksanthos şehrine gelen yaralılar genelde bu bölgeden kaçarak gelmişlerdi ve cesetlere en çok bu bölgede rastlanılmıştı. 

 

Saldırgan eğer gerçekten Khimaira ise Pegassus olmadan çok fazla kurtulma şansımız olamayacaktı. Gün geceye dönerken terk edilmiş bir baraka bulduk. Olasılıkla keçi çobanlarından biri bu barakayı kendisi için yapmıştı barış zamanlarında. Şimdi ise çatıyı tutan kalın ağaç dallarından yapılmış kirişler ve iri taş bloklardan yapılmış yıkık dökük dört duvardan ibaretti. Yine de bizi bir parça yağmur ve rüzgârdan koruyacağı için sığındık bu tekin görünümü olmayan barakaya. Sabaha kadar uzaklardan gelen vahşi hayvanların sesleri ve çığlığa benzeyen haykırışlar ile gözümüzü bile kırpmadan sessizce oturduk. Sabah güneş doğarken Bellerophontes heybesinden çıkarttığı kurutulmuş etlerden verdi bana. Gece karanlığı içinde korkumuzdan yemek bile yiyememiştik. Yemeğimizi yiyerek bir parça enerji kazandığımızda Bellerophontes aceleyle “Haydi yola çıkalım, buralar çok tekinsiz” dedi.

 

Öne düştüm bu kez hava iyiden iyiye sakindi rüzgâr yoktu ve serinlik tam anlamıyla yağmur kokusunu taşıyordu. Yağdı yağacaktı. Tüm duyularımı burnumda toplayarak bir süre etrafı kokladım su izi bulmak için. Yürümeye başladım, bir iki saat süren tempolu yürüyüşümüzle hafif hafif çiselemeye başlayan yağmurun altında açıklık bir alana geldik. İlerde tepede tek başına yemyeşil duran bir ağaç dikkatimi çekti. Bu yükseklikte genelde çalımsı küçük boy ağaççıkların olduğu bu bölgede farklı duruyordu ağaç, farklıydı ve yaydığı olumlu enerji ile adeta bizi yanına çağırıyordu.


 

Bellerophontes’e ağacı işaret ettim ve tepeye doğru çıkmaya başladık. Ağaca yaklaştıkça usul usul yağan yağmur kesildi. Yaklaştıkça önce renkleri fark ettim. Ağaç dallarına yer yer değişik renklerde kumaşlar ve çeşit çeşit kilden, ağaçtan yapılmış minik figürünler hatta renkli kumaşlarla birlikte örülmüş uzun saç tutamları bağlanmıştı. Ağacın altı yeşil yoncalar ve sarıçiçeklerle kaplıydı. Heyecanla koşarak son birkaç metreyi çıktım. Ağacın yanına geldiğimde derinden gelen su sesini duydum. Su sesinin çağrısına koşarak yanıt verdim. Bedenimde tuhaf bir soğukluk ve kanımda bir farklılık hissetmiştim. Ancak aldırmadan devam ettim ve ağacın tam arkasında tepenin diğer tarafına inen eğimin başladığı noktada uzun yemyeşil otların ve nergiz çiçeklerinin neşeli bakışları altında gördüm minik minik fokurdayan suyu.

 

Minicikti ama inanılmaz bir hayat gücünü içinde barındırarak çıktığı yerin hemen az ötesinde tekrar yer altına karışmadan önce birikerek minicik temiz bir havuzcuk oluşturuyordu. Bellerophontes bana yetiştiğinde birlikte otların üzerine küçük pınarın yanına oturduk. Etrafta kuş seslerinden başka bir ses duyulmuyordu. İlerde geldiğimiz yönde tepenin alt kısmında şiddetle yağan yağmuru görüyor kokusunu alıyordum ama ağacın köklerinin altımızdaki zemini kaplayan bu bölgede yaprak kımıldamıyor, arı vızıltısı ve kuş cıvıltıları haricinde hiçbir ses duyulmuyordu. Sanki bu ağacın köklerinin bulunduğu her yer bir çeşit korunma sunmuştu bize. Alnım kaşınmaya başladı; deli gibi tek patimle kaşımaya başladım. Bellerophontes merakla bana baktığı anda ağzından bir haykırış yükseldi. 

 

“Artemisim alnın! Alnındaki ay parlamaya başladı” 

 

O zaman anladım kaderin bizi nereye getirdiğini. Merakla bana bakmaya devam eden Bellerophontes’e dönerek;

 


“Burası kadim zamanlarda bana insanoğlunun ricaya ve duaya geldiği kutsanmış yerlerden biri. Önce anlayamadım ancak şimdi özümdeki soğukluk ve kanımda gezinen ferahlatıcı şifa ve en önemlisi güvenlik duygusu hatırlattı. Burası unutulmuş ve çok uzakta kalmış anılarımdaki kutsal alanlardan biri. Benim -kadim ana- olduğum zamanlardan kalma. Anlat desen anlatamam, sadece hissediyorum. Kanımda dolaşıyor şu an bu yerin kadim şifası. Geçmiş zamanlarda insanoğluna sunduğum sevgi, bolluk ve şifanın bana yansıması bu.

 

Yüzyıllar boyunca bana -kadim anaya- edilmiş duaların cevabını verirken göstermiş olduğum şefkatin dönüşü bana. Dostum burası güvenli bir yer hiçbir kötü niyetli yaratık bize burada zarar veremez. Burada iyice dinlenelim derim ben. Pegasus’u hissettiğin an çağır. Ancak kanımdaki bu şifanın onarıcı gücüne ihtiyacım var. Şu an konuşmamı bile sağlayan bu şifa.” Bellerophontes beni dinledikten sonra bir iki metre ötede duran ağacın yanına gitti, pelerinini çıkararak dikkatlice ağacın altına yere serdi. Heybesini ve kargısını yere koyduktan sonra neşeyle gülümseyerek ağacın altına oturarak sırtını ağacın gövdesine yasladı.

 

“Dün geceden sonra iyi olacak. Biraz güç kazanmamız lazım önümüzdeki mücadele için Artemis’im.” Yanına giderek kıvrılıp yattım. Bellerophontes bir eliyle tüylerimi okşayarak merakla ağacın dallarına asılmış binlerce minik eşyaya baktı.

 

“Artemisim yalnız bir tuhaflık var anlattıklarında”. Kafamı kaldırarak sorarcasına yüzüne baktım;

 

“Bu ağacın dallarındaki figürlerin bir kısmı yeni” 

 

Büyük bir dikkatle ağaca baktım hakikaten de asılı olan şeyler içerisinde geçmişe ait olanlar kadar bu güne ait olduğu belli olan eşyalarda vardı. Huzurla ve minnetle içimi çektim. Alnımdaki karıncalanmadan yıldızımın yine parladığını anlayarak konuştum. 

 

“İnsanlar” dedim içimi çekerek; 

 

“Ben kendimden vazgeçmiştim ama belli ki onlar henüz vazgeçmemişler benden”

 

İçimde filizlenen yeni bir huzur duygusu ılık ılık yayılırken, damarlarımdaki sıcakkanın içinde gezinen özümün parlak ve tanıdık soğukluğunu hissettim. Özüm güç kazanıyordu bu bölgede. Yeterince vaktimiz olabilseydi sanırım kedi bedeninden çıkma gücüne erişemesem bile tanrısal bazı güçlerime erişim şansım olurdu. Ancak şu anda hiç bilemiyordum yeterli vaktimiz olup olmadığını. 
Bu yeni keşfettiğim durumun mucizesi içinde Bellerophontes’e baktım. Onunla paylaşmak istedim bu yeni bilgiyi ancak gözleri kapalı ve kaşlarının arası çatık vaziyette beyinsel ve içsel dikkatinin tümünü belli ki çağrı işine vermiş, içten içe sarf ettiği büyük bir güçle Pegasus’u içinde bulunduğumuz mekân ve zamana davet ediyordu. Ben de hiçbir şey söylemeyerek kendimi su şırıltısının teskin edici gücüne ve damarlarımda akan mucizevî şifanın iyileştirici serinliğine teslim ederek uyuklamaya başladım.

 


Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum ancak uyandığımda Bellerophontes yanımda değildi. Heyecanla ayağa kalkarak ağacın etrafında bir tur attığımda onları gördüm. İlerde minik pınarın ötesinde Bellerophontes dimdik ayakta, ileriye doğru uzattığı elindeki gemi merakla koklayan, iri kanatlarını sırtında toplamış ve sinirle yerdeki toprağı ön ayağı ile eşelerken göz kamaştırıcı bir şekilde parıl parıl parlayan ak küheylan ile birlikte duruyordu. Uzun zamandır ilk defa umudun özüme hâkim olmasına izin vererek neşeyle güldüm. Boğazımdan billur bir kahkaha yükselirken Pegasus ve Bellerophontes bana baktılar. 

 

 

(Devam edecek)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş