×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

  • Blog
  • 10.9.2018 17:00:37
  • 3905 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

Hatırlatma: Hikayenin ilk bölümünü okumak için tıklayınız: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

 

 

ARTEMİS 2. HİKAYE: KARŞILAŞMA

 

Kaçtım…


Gündüz kayaların altına gizlenip yarım yamalak uyuyarak, gece yol alarak kaçtım. Patilerimin altı ve vücudumda ateşlerin, lavların denk geldiği yerler vıcık vıcık yara oldu. Özellikle TYPHON‘un sarıldığı yerler hareket ettikçe acımaya devam etti. Bir süre sonra koşacak takatim kalmadı, sessiz hafif adımlarla yoluma devam etmeye başladım.


Kulağıma fısıltılar geliyordu, geçtiğim harabe köylerin şehirlerin halkı, ozanlar bire bin katarak anlatıyordu yaşadıklarımızı... 


En kötüsü bu anlatımların hiç biri babamı, Zeus’u över nitelikte değildi. Aksine nefret yüklüydü. Ölümlüler, yıllarca beğendiği tüm kadınları öyle ya da böyle elde etmiş, onlardan sayısı yüzleri bulan çocuklar yapmış babamı sevmiyordu. Anneler; “tüm doğum yapan kadınlar, bana rağmen” bir şekilde babamı hep kötüleyerek anlatıyor, oğullar - kızlar bu söylencelerle büyüyordu. 


Duyduğum her fısıltı benim ruhumu biraz daha yaralıyordu…


İster istemez sorgulamaya başlıyordum, çağlardır yaşadığım; şahit olduğum, sebep olduğum bir çok hikayeyi. Ve en çok da ne yaralıyordu beni biliyor musunuz? Her şeye rağmen ve her zaman itaat etmek zorunda olduğum “babamı” sorgulamaya başlamış olmak. Halkım babama ve hepimize öfke dolu olduğundan (başlarına gelen tüm yıkımlardan bizi sorumlu tutuyorlardı) dua etmeyi bırakmışlardı. Ruhum dualardan uzak kaldıkça ölümsüzlüğüm solmaya başlıyordu. Çevremdeki nefret öylesine güçlüydü ki cesaret edip gerçek suretime dönmeyi göze alamıyordum. 


Hoş, denesem de yapamazdım aslında. Çünkü hem ölümlü bedenim hem de ölümsüz ruhum envai çeşit yara almıştı. 


Ve ben sıkışıp kalmıştım; zarif - narin yapılı, tüyleri kurumdan ve kandan yapış yapış, patilerinin altı yanık, susuzluktan ve açlıktan bitap düşmüş bir ”kedi” bedenine.


Gece aysız gökyüzüne uyandım yine…


Ben ki “Gecenin kızı ve ışık taşıyıcısı” geceyi aydınlatacak gücü; aya verecek ışığı içimde bulamadan yürümeye devam ettim bilmem kaçıncı gece… 

 

 

 

 

Mümkün olduğunca insanların beni görmeyeceği ıssız patikalardan geçerek yola devam ediyordum…


Avlanamıyordum. Tiksinerek yediğim birkaç böcekten ve sinekten başka hiçbir şey girmemişti kursağıma.


Yorgundu bedenim ve ruhum.


Önce ateşin kokusunu aldım, çok uzaklarda belli belirsiz av etine karışmış ateşin kokusunu. Bir süre dumanın olduğu yere gidip gitmemek konusunda kararsız kaldım sonra midem benim adıma kararı verdi, hafif adımlarla yürümeye başladım.


Bir saat kadar dağlık, çalılık arazide yürüdükten sonra ateşe yaklaştığımı hissettim. Gecenin karanlığında tek tük parlayan yıldızların verdiği ışıkta ateş; neredeyse kilometrelerce öteden görülüyordu.

 

Etrafım gittikçe kuraklaşmaya başlamıştı. Kaçmaya başladığım zaman aralarından güçlükle yol bulduğum kadim sedir ağaçları yerini tek tük cılız çam ağaçlarına bırakmıştı. Neredeyse boyumu aşan dikenli çalılar yürüyüşümü yavaşlatıyor, gittikçe yaklaşan ateş ve etin kokusu yüzünden sabırsızlıkla birer birer aşmam gereken engellere dönüyordu. Son kilometreleri kalan azıcık takatim ve sabrımla sürünürcesine yürüdüm ve derken onu gördüm.


Ateşin başında oturmuş; elinde tuttuğu çubuğa geçirmiş olduğu av etine dalgın gözlerle bakıyor ve etin mis gibi kokusuna rağmen yemiyor, ben sessizce yaklaşmaya devam ederken derin bir iç çekişle eti yerde duran deri heybesinin üzerine bıraktı. Ete odaklandım amacım eti alıp kaçmaktı.


Sonra omuzlarının hıçkırıklarla sarsıldığını fark ettim. Hıçkırıkların vücudunda yarattığı sarsıntı çoğalırken neredeyse kulaklarımı sağır eden bir haykırış çıktı boğazından. Heybeye doğru dikkatle yaklaşırken kaçıp saklanmak ile eti almak konusunda bir an kararsız kaldım ve sadece o birkaç saliselik zamanda yüzünü gördüm. Gözyaşlarının sırılsıklam yaptığı yüzüne yansıyan ateşin ışığında gözlerindeki umutsuzluğu ve kederi gördüm. Derken bir anda yumruklarını sıktı ve devrilmiş bir kütüğün üzerindeki oturduğu yerden tek ayağıyla öfkeyle heybesine doğru bir tekme attı. 


Açıkçası havada dönerken ne olduğunu anlayamadım, tiz perdeden kızgın bir – miewww sesi çıktı gırtlağımdan ve ateşin biraz uzağına dört ayağımın üzerine düştüm.


Büyük bir korkuyla ve panikle oturduğu yerden kalktı. Anlayamadı önce benim ne olduğumu, sonra yaralarımın da etkisiyle kalkamadığım yatmakta olduğum yere, yanıma yaklaştı. Chiton (tunik) altında çıplak olan diz kapakları gözümün hizasına kadar eğildi ve dizleri üzerine oturdu. Yavaşça bana dokundu.

 

 

 


“Tanrılarım adına bu bir kedi! Sana ne oldu böyle?”


Cılız bir – miev sesi çıktı önce. İstemsiz bir şekilde gırtlağımdan mırıltılar yükselmeye başladı beni okşadıkça. Önce nazikçe okşadı beni, okşarken az önce gördüğüm gözyaşlarının akmadığını fark ettim tüm dikkatini ve şefkatini bana yöneltmişti şimdi bu ölümlü adam.

 

Elleri iri ancak yumuşaktı. Bana bakan gözleri üzerimdeki gök kadar siyahtı, gözleri kederden çökmüş yüzünde iki koca kara mücevher gibi parlıyordu. Gençti çok genç… Tüm acı ve ağrılarıma rağmen kendimi alıkoyamıyordum merak etmekten. Neden bu denli acı. Ruhum ruhunu hissetti ve acısının şiddeti ile hafifçe inledim bende. 


Dokunuşu durdu elini çekerken “canını acıttım galiba” diye mırıldandı. Ayağa kalkıp heybesine doğru yürüdü, heybeyi eline alıp ağzını açtı ve içindekileri karıştırdı uzunca bir süre. Derken eline aldığı toprak bir kap, birkaç tane kuru yaprak ve temiz keten bir bezle yanıma gelip oturdu tekrar. Nazikçe yaralarıma bakarken bir eliyle de hafif hafif okşuyordu beni.

 

“Sen ki avın, gecenin kızısın! Ne oldu Ne yaptılar sana böyle”

 

Bir an beni tanıdığını düşündüm. Ancak elindeki temiz bezle yaralarımı temizlerken mırıldanmaya devam etti; “Ne oldu sana kedicik! Hangi savaşlardan çıktın, hangi vicdansız zalim insan açtı bu yaraları senin üzerinde! Ah tanrılarım zavallı hayvancık ölürsün korkarım sen!”


Uzunca bir süre yaralarımı sildi, sonra suda beklettiği yaprakları yaralarımın üzerine koydu…

 
Bense açlıktan, yorgunluktan ve acıdan sızdım.

 

 

 

 

Gözlerimi araladığımda karanlıktı. Aradan ne kadar vakit geçti, neredeydim anlamaya çalıştım önce. İstemsiz bir şekilde kuyruğumu salladım. Kuyruğum bir insan bedenine değdi. Koku onun kokusuydu, beni dizlerinin üstüne serdiği yumuşak pelerinin üstüne yatırmış, sırtını bir ağaca yaslamış öylece karanlığı izliyordu. Yüzü, gözleri görüş alanımda değildi ancak nefes alışından hissediyordum uyanık olduğunu. 


Kuyruğumun hareketini hissedince bana bakarak konuşmaya başladı.

 

“Nasıl oldun kedicik? Daha iyi misin?”

 

Soru üzerine vücudumu yokladım evet daha iyiceydim. Yaralarım kapanmamıştı ancak bir parça rahatlatmış, ateş gibi yanmasını almıştı üzerine koyduğu şifalı yapraklar. Yavaşça kalkmaya çalıştım kucağından o ise nazikçe yere koydu beni ne yapacağıma bakarak. Yavaşça ayaklarımın üzerinde doğruldum çok ama çok açtım… Kokuyu takip ederek eti buldum yavaşça yemeye başladım.

 

“Ah kedicim bilseydim aç olduğunu! Ama öylece uyudun kaldın, yemek sunmama sana fırsat olmadı ki! Görüyorum daha iyisin. Ölü gibiydin dün!


Dün???


“Bir gün boyunca uyumuş muyum? Zeus aşkına!” 


Dile geldiğim anda, genç adam oturduğu yerden korkuyla ayağa fırladı ve gerisin geri yürürken korkudan irileşmiş gözlerle bana baktı. 


Ve inanmayacaksınız belki ama bir ağaç köküne takıldı, boylu boyunca uzandı kaldı dikenli çalıların içine... 

 

 

 

DEVAM EDECEK...

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş