×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

  • Blog
  • 17.9.2018 18:10:59
  • 3643 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

Hikayenin 1. bölümünü okumak için tıklayınız: 

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. bölümünü okumak için tıklayınız: 

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

 

 

ARTEMİS 3. HİKAYE: İLK İZLENİM

 

Korkma!


Adama ne yapacağımı bilemeyerek yaklaşırken defalarca mırıldandım “korkma” diye. Sadece patilerim vardı ne tutup kaldırabilirdim adamı, ne de şefkatle dokunup korkusunu giderebilirdim. Ben de kedi vücudum ile yapabileceğim tek şeyi yaptım yavaşça yaklaştım, düştüğü yerde dikenlerin üstünde yatmakta olan adamın ellerine başımı sürttüm zarifçe. “Korkma, benden bir zarar gelmez sana…”


Adam yavaşça inleyerek kalktı düştüğü yerden, elleri ile üstünü başını yoklarken gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Belli ki korkuyordu hala. Sonra sönmüş ateşin başına doğru gitti, alevlerin tekrar canlanmasını sağladı ve ateşin aydınlattığı güvenli çemberin içine oturdu. Tüm bu süre zarfında hiç konuşmayan adam neden sonra gırtlağını temizledi ve çok da güvenli çıkmayan bir sesle sordu; “Nasıl bir sihir bu? Kara lanet mi bu rengin gibi, yoksa bir mucize mi yaşadığım onca acıdan sonra başıma gelen? Madem dile geldin ey kedi söyle nesin sen!

 


Yavaşça yanına yaklaştım, tam karşısına alevlerin aydınlattığı çemberin içerisine oturdum, uzun tüylü kuyruğumu patilerimin önüne topladım. Kendimi; ölümsüzlüğümü anlatıp anlatmamaya karar verirken iyice kısılmış sarı gözlerimle bir süre onu seyrettim. Bana şu ana kadar sadece şefkat ve iyilik göstermiş bu ruhu yaralı genç adam gerçeği söylesem ne hissederdi? Yoksa o da diğer insanlar gibi babama karşı duyduğu nefretle gözleri kör olup eziyet mi ederdi bana…


Bunu tartabilecek iç görümden ve ruhtan yoksundum şu an. Şu an ancak ayakta durabilecek kadar gücüm yerine gelmişti. Ve ruhum ancak dualarla iyileşebilir, ancak o zaman gerçek suretime dönüşebilirdim. Şimdilik hikayemi anlatmamaya karar verdim.


“Genç insanoğlu bilmen gereken; yaşlı bir kedi olduğum. Haricinde bir şey yok. Dile gelişim ise eski bir hediyedir bana “tanrıçam”dan…”


“Tanrılar” diye mırıldandı genç adam. “Tanrılar ne zaman bencilliklerini yendiler de hediye vermeye başladılar? Ne zamandan beridir kendi varlıklarını ve çıkarlarını gözetmek dışında bir faydaları oldu ki fani bir yaratığa? Söyle ne zaman kedi? Bu ulvi hediyeyi hangi bedel karşılığında verdiler sana kim bilir. Benim bildiğim tanrılar; şımarık ve benciller, nicedir gönüllerinde bir istek yok hükmetmek haricinde”. “Nicedir…“, sesi alçalırken konuşmaya devam etti “kimsenin dualarına kulak vermediler, özellikle de benim…”

 


Gecenin karanlığında; karşımızda yanan ateşin sesi dışında bir süre ses yankılanmadı çevremizde. Sustuk, o anılarının ve kederinin yalnızlığına gömülmüş ben ise onu çözmeye, anlamaya çalışırken; sustuk karşılıklı. 


Sessiz adımlarla yanına yaklaştım; oturduğu yerin birkaç santim yakınına geldim, üç tur kendi etrafımda dönerek bedenine temas etmek suretiyle kıvrıldım ve yattım. Önce irkildi. Fakat sonra derin bir nefes aldı, elini uzatıp tüylerimi şefkatle okşamaya başlarken bir taraftan yumuşayan sesiyle konuşmaya devam etti.


“Tanrılar diyorsun kedi, görmüyor musun yanmış yıkılmış şehirleri, açlıktan hastalıktan ve yangından ölmüş insanların sağa sola atılıvermiş çürümekte olan bedenlerini. Tanrılar, efsanelerdeki yaratıklarla güç için kavga edip kendi aralarında entrikalar çevirmekten görmez oldular bizi, harap şehirleri ve tapınakları. Nicedir krallıklar çaresiz kaldı toprak altından, gün yüzüne çıkan cehennem zebanileri ile mücadele etmekte. Ve artık edecek duaları, sunacak şarap ve yemekleri yok insan soyunun titan soylulara. Semavi gökyüzüne ulaşmayan duaları bile henüz fark edemedi bak tanrılar…


Fark etmiştim aslında. Nasıl etmem? Sıkışıp kalmıştım ya bu yaralı kırık dökük bedene. Ruhum duaların eksikliğinden yaralarını onamıyor, ölümsüz bedenime ve yeteneklerime ulaşamıyordum. Diyemedim. Sustum ve düşündüm.


Ben ne zaman o naif, kırılgan fakat yine de sevdiğim; “ölümlülüğüne rağmen içindeki yaşama sevincine” hayran olduğum insanoğluna faydalı olmayı bırakmıştım? Ve ben ne zaman yüreği baba sevgisinden kör olarak adaletimi yitirip sadece savaşçı; kazanma hırsı ile dolu bir tanrıça haline gelmiş ve dahi babamın tüm dünyayı döllemesine, kardeşlerim arasındaki hırs ve entrikalara seyirci kalarak ve hatta bizzat uyum sağlayarak…


Biz ne zaman ışığımızı yitirmiştik? Başımı kaldırıp aysız ve ışıksız gökyüzüne baktım… Uçsuz bucaksız bir karanlık…


Sustuk gece bizi bir yorgan gibi sararken ateş yavaş yavaş söndü. Adamın tüylerimi okşayan eli durdu derin nefes alışlarından uykuya daldığını anladım. Sessizce yanında yatarak asırların hatıralarını izlemeye başladım beynimin içinde büyük bir üzüntüyle.


 

Tan ağarmadan önce kalktım yattığım yerden. Gerinerek tüm kemiklerimi rahatlattım önce. Yavaşça patilerimin altlarını yalayarak kontrol ettim yanıklarımı, evet daha iyi görünüyorlardı. Adam hala uyuyordu. Kalktım sessiz adımlarla av aramaya başladım.


Tamamen ölümlü bedenimin alışkanlıkları ile avımı yakaladım ve geri dönerek adamın heybesinin üzerine bıraktım. Niyetim şükranımı ifade eden minik bir hediye bırakmaktı. Karşısına oturdum ve kirlenen tüylerimi yalarken, kabuk tutmaya başlayan yaralarımı kontrol ederek uyanmasını bekledim.


Tam gün ışımaya başlarken uyandı. Önce gözlerini araladı hafifçe, sonra aniden yattığı yerden fırladı ayağa. Beni gördü; “Tanrım, rüya değilmiş…”


Tepki vermeden yalanmaya devam ettim. Sonra avı gördü. Şaşkınlıkla tek kaşını kaldırarak bana döndü. “Boş durmamışız”. Bu kez ağzımın içinden “teşekkür etmek istedim” diye mırıldandım. Sesimi duyduğunda irkildiyse bile bunu ustalıkla kapatarak av etine uzandı, temizlemeye başladı. “O halde yemek hazırlığı yapalım, yolumuz uzun tabii sen de benimle geliyorsan.” 

 


Açıkçası ilk hedefim, en kısa yoldan “tapınağa gitmekti”. Ancak bir insan soylunun yanı başında bir parça koruma altında yola devam etmekte en azından yaralarım iyileşene kadar iyi gelecekti bana. Sonra belki o yapraklardan tekrar tüylerimin üzerine koyar ve bedensel yaralarımın kapanmasını hızlandırabilirdi. 


“Gelirim seninle bir süre için, fakat nereye?”


Gülümsedi, ancak gülümsemesiyle tezat bir acı yerleşti gözlerine “Gideceğim yeri duyunca belki de vazgeçersin benimle gelmekten.”


Sessizce devam etmesini bekleyerek ona baktım, “Tabi önce kim olduğumu söylemeliyim, belki de biliyorsundur duymuşsundur adımı, böylece hikayemi de uzun uzun anlatmaya gerek kalmaz. Adım Bellerofontes, Korinth kralının evlatlıktan reddettiği oğluyum.” 


Cevap beklercesine bana baktı.


Ben ise sessizce oturmaya devam ettim. Gözlerimi Bellerofontes’e diktim ve sadece dinlemeye devam ettim.


“Bilmiyorsun anladım. Adım Bellerofontes, kardeşimi öldürdüm ve şimdi cezamı ödemeye gidiyorum.”

 

 


( DEVAM EDECEK )

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş