×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 5. Bölüm: Masal İçinde Masal - Glaukos

  • Blog
  • 1.10.2018 18:14:41
  • 3881 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

 

HATIRLATMA: Hikayenin geçmiş bölümlerini okumak için tıklayınız:

1.BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

3. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

4. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 4. Bölüm: Masal İçinde Masal

 

 

ARTEMİS 5. HİKAYE: MASAL İÇİNDE MASAL - GLAUKOS

 

Bellerophontes’in ağlaması bir süre boyunca devam etti. Hiç sesimi çıkartmadım, sadece mümkün olduğunca bedenimi bedenine temas ettirip varlığımı hissettirdim ona. Beynimde ona ve anlattıklarına dair birçok parça yerini bulmaya başlamıştı aslında. Yavaş yavaş biz ölümsüzler için çok da önemli olmayan hikayesini anımsamaya başlamıştım;

 

Aslında kendisinden çok babasını anımsıyordum. “Zavallı çocuk” diye düşündüm içimden. Aslında “kibirli bir babanın” diğer bir “kibirli babaya” duyduğu öfkenin dolaylı bir sonucuydu Bellerophontes’in yaşadıkları.

 

Bir zamanlar; babamın, Tanrılar Tanrısı ulu Zeus’un dizleri dibinde otururken dinlemiştim Bellerophontes'in babası Glaukos’un hikayesini. Sanırım büyük sefer sonrasıydı. Yurda pek kibirli pek bir kendine güvenli dönmüştü.

 

Savaşın kazanılmasında ciddi bir rol oynamıştı evet. Çünkü kendisi en hızlı atlara binerdi, özellikle de at arabaları meşhurdu; iki kişilik savaş arabalarında her zaman iki beyaz kısrak koşulu olurdu. Bu kısraklarına gözü gibi bakar hiç kimseye emanet etmezdi onları. Derken şöyle bir inanca sahip oldu;

 

Babam Zeus; onun soyunu kayırırmış, doğmuş – doğacak tüm oğulları kutsanmış bizler tarafından, çeşit çeşit yetenek vermişiz, güzellik bahşetmişiz. Tamam, buraya kadar doğruluk payı vardı gerçi ama konu atlara geldiğinde babamın gözünde tek bir imgelem belirirdi.

 

Olympos’un dillere destan; hızıyla kanatlanmış, göz kamaştıran beyazlıktaki küheylanı PEGASUS. Babam tekmil tanrılardan, bizlerden dahi kıskanırdı bu atı. Sözde Glaukos’un atları bizim Pegasus’un soyundan gelmekteymiş bu yüzden de samanla, çerle çöple beslenmezmiş bu atlar ve kral bir aşırılık daha yaptı. Aslında yaptığı deliliğin sınırlarını aşmış bir şeydi; Glaukos atlarını et ile beslemeye başladı.

 

 

Pegasus

 

 

Babam Glaukos’un kibrine, atlarının soyu sopu ile ilgili atıp tutmalarına ve nihayetinde delicesine onlara et yedirmesine çıldırmıştı. Athena’yı çağırtmıştı derhal. Athena mağrur ve dimdik duruşu ile babamın karşısına geçmişti. Her ikisinin de içinde fırtınalar kopan gök gözleri birbirleri ile sözsüz bir iletişim kurmuş, Athena başını yavaşça öne eğerek babamın emrini yerine getireceğini ifade ederek huzurundan çekilmişti.

 

Her zaman strateji ve plan gerektiren görevleri Athena’ya vermişti zaten babam. Kendisi elini kirli işlere bizzat sokmamıştı hiç. Evet, şimdi şimdi hatırlıyordum aklına bir şeyi koydu ise, her hangi bir ölümlü ya da ölümsüzle ilgili; babam bu işi en iyi yapacak kişiye sanki öylece onun aklına girmiş gibi sokar, kenara çekilir ve izlerdi olacakları.

 

 

Zeus ve Athena

 

 

Evet, Bellerophontes’e olanlar sanırım (aslında eminim) sevgili bilge kardeşim Athena’nın tasarılarının bir sonucu idi.

 

Ve şimdi biz; bu genç ölümlü ve ben Lykia’nın saçma sapan bu bakir dağlık bölgesinde her türlü dua ve kutsanmadan uzak kalakalmıştık baş başa.

 

Tüm olanların nedeni babamdı. İnsanların son zamanlarda tükürürcesine öfkeyle ismini söyledikleri babam, Zeus.

 

İçimi çekerek daldığım derin düşünceler ve anılardan sıyrılmaya çalışırken Bellerophontes’e baktım;

 

“Yemeğini ye, işin içinde tanrılar var ise bu yemekten alacağın enerjiye çok ihtiyacın olacak, ye ve sonra yola çıkalım.”

 

Küçük bir çocuk gibi öylece sözümü dinledi, ateşin başına geçip oturdu ve sessizce başı önde yemeğini yedi. Bende kendi payımı yemeğe başladım.

 

Yemekten sonra sessizce toparlanmaya başladı. Ateşin üstünü kumla, toprakla kapatıp örttü. Devam eden sessizlikte; heybesini topladı. Pelerinini sırtına atıp boynuna üzerinde Athena’nın bir eskizi olan gümüş broşla tutturdu. Bir eliyle heybesini yüklendi attı omzuna, diğer eliyle de kargısını alıp yola koyuldu.

 

 

Athena

 

 

Ben ise; o bu hazırlıkları yaparken sessizce tüylerimdeki yemek kalıntılarını yalayıp ufak bir temizlik yaptım. İyileşmiş yaralarımın kabuklarını dişimle koparıp attım. Kendimi daha zinde, sağlıklı ama bir o kadar hüzünlü hissederek Bellerophontes’in peşi sıra cılız çam ağaçlarının altındaki; etrafı çalı çırpı ve dikenli otlarla kaplı patika yola koyuldum. Kafasını arkasına çevirip bana baktı;

 

“Kardeşim Belleros'un kendisine aşık bir kedisi olduğunu söylemiştim değimli sana? Pukute çok güzel bir kediydi. O zamanlar ikisinin ilişkisi tuhaf ve saçma gelirdi bana, bir de şu halime bak! Sen ve ben aynı onlar gibi…” sözünü tamamlayamadı. Sustum. O da bir süre sustu ancak içindeki anlatma ihtiyacı baskın çıktı ve bir yandan yürürken diğer yandan konuşmaya devam etti.

 

 

pukute

Pukute

 

 

“Nasıl olduğunu hala anlayabilmiş değilim…”

 

******

 

O gün av şenlikleri yapılacak, akşamda son kez şölen yemeği verilecekti. Her yer ana baba günüydü. Babam; konuklarımızı gurur duyduğu “yamyam” atlarıyla yeni doğan tayları göstermek için haraya davet etmişti. Belli başlı soylular, savaşçılar onu takip ederken kardeşim her zamanki gibi kedisi yanında olduğu halde atların otladığı yerin hemen bitimindeki nehre doğru yürüyüşe çıkmıştı.

 

Ben ise gece tapınakta öylece sersefil uyuya kalmıştım. Uyandığımda ilkin bir şey hatırlayamamıştım, sadece altının parıltısını görmüştüm. Ayağa kalkıp altının yanına gittim, parıltının kaynağı ince zarif altın zincirden yapılmış bir gemdi! Hem de öyle böyle bir şey değil! Bu yücelikte bir gem ancak ulu topal tanrı Hephaistos’un elinden çıkma olabilirdi, ancak o çirkin ve topal Tanrı böyle işleyebilirdi incecik madeni Zeus vergisi yeteneğiyle. Altın gemi babama göstermek üzere kıyafetimin içindeki gizli cebe sakladım ve heyecanla babamı aramaya başladım.

 

 

Hephaistos

 

 

Kalabalığa yaklaşırken sesini duydum; “Bilirsiniz değil mi? duymuşsunuzdur ulu tanrım Zeus’un şimşek taşıyıcı küheylanı, yılkıların atası, kanatlı beyaz melek Pegasus’u. Söylemeden duramayacağım; yıllarca çile çektik surlarının altında, savaş meydanlarında. Yıllar, geçirdik bazılarınızla. Ama boşa geçmedi, tanrılar; envai çeşit ödülle taçlandırdılar zaferimizi. Ve Zeus her zaman kayırdığı gibi yine beni ve…”

 

Babam anlatırken yüzüne bakıyordum; neşeyle parlayan kara gözlerinin altında, kibirli bir ifade vardı dudaklarında. İnanılmaz gurur duyuyordu kendisi ve atlarıyla. Şu ana kadar hiçbir şekilde ne adım geçmişti konuşmalarda ne de yanına çağırtıp arayıp sormuştu beni. Atları kadar bile değerim yoktu.

 

 

 

 

Birden savaş Tanrısı Ares’in güçlü yakıcı öfkesini duydum yine özümün ta derinlerinde. Küçük krallığımızda attığımı vurmakla tanınır ve bununla müthiş övünürdüm. (Şimdi düşünüyorum da en az babam kadar kibirliymişim ben de.)

 

Öfkem tamamen gemi azıya almış, ele geçirmişti beni. Yavaşça elimi sadağıma attım ucunda benim alamet-i farikam beyaz güvercin tüylerinin takılı olduğu bir tane ok çıkardım. Sonra yayımı gerdim, nehir tarafında damızlık küheylanların durduğu tarafa doğru nişan aldım. İyice konsantre olarak gözlerimi kısarken can-ı yürekten diledim;

 

“Gözlerimi yumacağım. Dilerim ki bu ok babamın en sevdiği varlığı bulur ve onu sonsuza dek yok eder.”

 

 

 

 

Ok uçtu, uçtu…

 

Atlar sakince otlamaya devam ediyor, nehir hızla akıyor ve babam atları tek eliyle bir bir konuklarına tanıtmaya devam ediyordu. Hiçbir şey olmamıştı. 

 

Gerdiğim yayımı indirdim sinirle atlara doğru fırlattıktan sonra öfkeyle şölen masalarının bulunduğu tarafa doğru yürüdüm. Karşıma çıkan hizmetçileri, konukları elimin sert hareketleriyle itip en yakındaki içi şarap dolu amforayı iki elimle birden kaldırdım ve ağzıma diktim. Şarapların büyük bir kısmı yere ve üstüme dökülürken içebildiğim kadarını soluk almadan içtim.

 

 

 

 

Her tarafım; ağzım, yüzüm, kıyafetlerim, sandaletlerim, her yerim şarap olmuş, yakınımdaki insanlar birbirlerine beni göstererek fısıldaşmaya başlamışlardı. Önemsemedim. İki elimle kavradığım amforayı aldım ve ilerdeki büyük zeytin ağacının altına giderek oturdum, ağaca dayadım sırtımı.

 

Kalabalığın gürültüsü azalmıştı. Ben iki elimle kavramış olduğum amforayı bir an olsun bırakmadan şarabı içmeye devam ederken hiçbir şey düşünmüyordum artık. Benim için hiçbir anlamı yoktu ne babamın, ne şölenin ne de gelen konukların.

 

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum dalmışım, ilk çığlığı duymuyordum neredeyse. Sonra çığlık, bir ağıt gibi yükseldi. Zeytin ağaçlarının üzerinden;  batmakta olan güneşin tüm kızıllığıyla boyadığı denize doğru aktı.

 

 

 

 

Kafamı toparlayamadım önce. Gözlerimi açtım, henüz tam olarak sarhoş olmamış olsam da hafifçe başım dönüyordu doğrulmaya çalışırken. Doğrulup etrafıma baktığımda heyecanlı bir itiş kakışın olduğunu ve kalabalığın belli bir yöne; nehre doğru gittiğini gördüm. Bağrışlar ve ardı arkası kesilmeyen çığlıkların bir bir ağıda dönüştüğü ses kaynağına doğru yürümeye başladım bende. Sarsak adımlarla.

 

Nehrin kenarında otlayan atları geçtim, kalabalık karşı kıyıda öbeklenmişti. Kadınlar nehir kenarındaki ıslak toprağa öylece rastgele oturuvermişlerdi, ellerine aldıkları balçık gibi toprağı yüzlerine, saçlarına her yerlerine sürerken ileri geri sallanarak ağıt okuyorlardı.

 

Babamı gördüm sonra; büyük bir çam ağacının bir metre kadar ilerisinde öylece, sessizce kalakalmış bir şeye bakıyordu. Yaklaşmaya devam ettim. Yaklaştıkça sırtını ağaca yaslayarak oturmuş birini seçiyordum. İyice yaklaştım, kucağındaki kediyi gördüm önce; al kanlar içindeki Pukute!

 

 

Pukute (Çizen: Esra Ulakçı)

 

 

Kardeşim huzurla oturuyordu hiç kıpırdamadan. Her yer; kedinin tüyleri, kardeşimin kıyafetleri, yüzü ve başı kan içinde kıpkırmızıydı. Gözlerim neden sonra kanın kaynağını ayırt etti. Kardeşimin yana kaykılmış başında alnının tam ortasında ucunda beyaz güvercin tüyleri olan bir ok saplanmış, öylece duruyordu. Gözlerimi ayıramıyorum okun ucundaki beyaz tüylerden.

 

Yanımda, derinden gelen bir haykırış duydum. Sanki bir boğa böğürüyor; sesin şiddeti ile toprak sarsılıyor, yer gök inliyor!

 

Anlayamayarak boş gözlerle sese doğru döndüm.

 

Babam.

 

Hiç durmamacasına aynı sesle bağırıyor. Sesi; tüm insanlığını yitirmiş. Ancak yaralı bir hayvanın, yuvarlanan kayaların, önüne kattığı taşı toprağı sürükleyen heyelanın, yer sarsıntısının, Typhon’un sesi olabilir bu ses!

 

Ses; tıpkı yaklaşan bir felaketin sesi,

 

Bağırıyor tek eliyle beni göstererek!

 

“KATİLLLLLLLLL!”

 

Neden sonra idrak ediyorum ne dediğini.

 

 

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş