×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 6. Bölüm: Masal İçinde Masal - Kral Proitos

  • Blog
  • 8.10.2018 19:27:33
  • 3473 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

 

HATIRLATMA: Hikayenin geçmiş bölümlerini okumak için tıklayınız:

1.BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

3. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

4. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 4. Bölüm: Masal İçinde Masal

5. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 5. Bölüm: Masal İçinde Masal - Glaukos

 

 

 

ARTEMİS 6. HİKAYE: MASAL İÇİNDE MASAL - KRAL PROITOS

 

 

“KATİLLLLL” 

 

Ses boğuklaşıyor ve babam yere kapaklanıyor, çimenlerin içine düşüyor. Yavaşça kardeşime ilerliyorum. Huzurlu bir ifade var yüzünde, elleri kedisinin üzerinde ben yaklaşırken Pukute gözlerini aralıyor ve daha çok gömülüyor kardeşimin cansız gövdesine (sonrasında uzunca süre ayıramıyorlar onu kardeşimden ve terk ettiğini öğreniyorum şehri).

 

Babamın silah arkadaşlarından biri, onu kaldırmaya çalışıyor düştüğü yerden. Babam ayağa kalkmakta güçlük çekiyor. Zorla koltuk altlarından ayağa kaldırıyorlar. O ise sarsak adımlarla bize doğru gelmeye çalışırken gözlerini bir an bile kardeşimden ayırmıyor. Yardımla, destekle yanımıza geliyor. Hiç kıpırdamıyorum kardeşimin yanında yere çöküyor, yavaşça onun ellerini tutuyor, öpüyor, yüzüne uzanıyor, onu şefkatle okşarken; “Git” diyor…

 

“Sen benim oğlum değilsin. Sen sadece Belleros’un başına gelen felaketsin! Onu bitiren, ömrünü yiyen bir canavarsın. Tanrılardan dilerim ki ömrüm oldukça bir daha o katil yüzünü görmeyeyim!  Git buradan.”

 

Babam bana tüm bunları söylerken hiç kıpırdamadım, sustum o da sustu. Sonra babam gözyaşlarıyla ıslanmış yüzünü bizi çevreleyen kalabalığa doğru döndü; sesinin tüm kuvvetiyle “Bundan sonra şöyle bilisin ki bu yanımda duran; kardeşinin başını alan, ömrünü çalan adamın benimle, soyumla bir ilgisi yoktur!  Bilinsin ki; bu adamın ismi bundan sonra Bellerophontes’tir!”

 

******


“Bellerophontes” dedi, “ismim Belleros’u yiyen anlamına gelir” diye açıkladı bana. Sonra sustu yürümeye devam ettik. Arazi hafif engebeli bir hale gelmişti ve gün batımı yaklaşmaktaydı.

 

Patilerimin altı hafif hafif sızlamaya başlarken ona seslendim. “Artık yemek molası versek, patilerimin altı yine acımaya başladı.”

 

 

 

 

Bellerophontes durdu, yanıma yanaştı “Kedicim fazla yiyeceğimiz kalmadı.” Oturdum, yüzüne baktım “O halde sen ateşi hazırla ben av işini halledip geleyim.” Bana hiçbir şey söylemesine fırsat bırakmadan patilerim acıyarak koşar adım çalıların içerisine daldım. 

 

Avımı ararken düşünüyordum Bellerophontes’in anlattıklarını. Kesin olan bir şey varsa o da babamın bu işin tam ortasında yer aldığı idi. Kardeşim Athena’yı hiçbir zaman çok sevmemiştim. Athena sözde bilgelik, aklın üstünlüğüne inanırdı ve temsil ederdi. Ancak bence ne bilgeydi ne de akıllı, aksine tarih ilerleyen zamanlarda ne kadar çok kişiyi mahva sürükleyeceğini gösterecekti. 

 

Gerçi uzun süredir hangimiz aklımızı kullanmıştık ki? Körü körüne itaat etmiştik sadece. Babam ise canının istediği gibi kaderleri belirlemiş, şehirleri yıkmış ve bol bol kavga etmişti kâh kardeşleri ile kâh atalarıyla. İşin doğrusu özgür irade ve akıldan bahsedecek olursak bizler; Zeus’un çocukları hiç mi hiç payımızı almamıştık. Kendi kendime güldüm Athena şimdi yanımda olsa ne kızardı bana, nasıl da şiddetle itiraz ederdi mavi gözlerini belerterek! 

 

Tüm hızımla kokusunu aldığım ava koştum ve yakaladım onu. Yavaş yavaş geri dönerken dumanın kokusu çoktan burnuma dolmaya başlamıştı. Geri döndüğümde Bellerophontes’i toprak bir kaba su koyarken gördüm içine şifalı yapraklardan koyacaktı. Avı önüne koyup geriye çekildiğim sırada bana seslendi;

 

“Teşekkür ederim kedi, yemek pişerken yaralarına bir bakmak istiyorum.” 

 

Sessizce karşısına geçip oturdum. Genç adam simsiyah saçları alnına dökülmüş, kara gözleri üzüntü ve kederin incelttiği yüzünde iyice belirginleşmiş, omuzları çökük, bitkin ve yorgun görünmesine rağmen hala yakışıklıydı. Hakikaten de babasının dediği gibi neredeyse “bizler” tarafından kutsanmış bir fiziksel güzelliğe sahipti; boyu posu, duruşu yüzünün asil çizgileri hepsi nerdeyse tanrısal bir güzelliğin ışığını taşıyordu. Bakışlarımı fark etmişti ; “Neden inceliyorsun beni? Merak mı ettin bir kardeş katilinin nasıl göründüğünü?”  

 

İlk defa sinirlendim; “Ukalasın ve hala kibirli! Tanrılar sana onca acı yaşattılar ancak hala ders alabilmiş değilsin.” Sesimi yumuşatarak devam ettim “sadece çok yakışıklı olduğunu düşünmüştüm.”

 

Birden irkildi iltifatım karşısında; “Aman deme kedicik bana; kız, bağır çağır ama güzelsin, yakışıklısın deme! Hayırlı işler getirmedi bu mevzu başıma“ Sustu, sarıgözlerimi yüzüne dikip anlatmasını beklemeye başladım.

 

*****

 

Nerede kalmıştım? Evet, babamın yanından ayrılırken üzerimde ne içkinin etkisi vardı, ne his ne bir şey. Tamamen uyuşmuş gibiydim. Sessiz kalabalığa yaklaşırken kalabalık; benim geçmem için aralandı. Hiç kimse konuşmadı ardımdan. Sadece sessizlik. Ben nehrin karşı tarafına geçtikten sonra ağıt seslerini duyulmaya başladı tekrar. Eve girdim, kimseye gözükmeden heybemi aldım içine bir iki lüzumlu şey koyup doğruca dağlık yollara vurdum kendimi. Yavaş yavaş yürüdüm büyük tapınağın yanından geçerken hiç durmadım. Ne dua, ne yakarış, ne isyan… Uyuşmuştum, sadece zorunlu ihtiyaçlarını karşılayan, düşünmeyen, konuşmayan sadece nefes alan bir “şey”dim artık. 

 

Şimdi bana kaç gün yürüdüğümü sorarsan inan ki hatırlayamam. Ancak normalde yürüyüş mesafesi ile on günlük yol olan Argos iline yaklaşık bir haftada girdim. 

 

Ayaklarım her nedense beni Argos’a getirmişti. Tanrılar tanrısı ulu Zeus’un karısı Hera’nın şehri; her zamanki gibi kalabalıktı. Şehrin kakofonisi bir süre beni oyaladı. Düşünmeden yoluma devam ettim. Zaten ne ne yapacağımı, ne de nereye gideceğimi bilemeden tamamen içgüdülerime uyarak yürüyordum akropole doğru.

 

 

 

 

Girişte kalabalığı şüphe ile süzen askerlerin arasından geçerken, ne üstümdeki bakışlardan ne de görüntümün hırpaniliğinden haberim vardı. Yavaşça merkez binaya yürüdüm. Büyük sütunlu kapılardan geçerek mermer binanın loş serinliğine girdim. Yavaş yavaş kalabalıkta yol alarak öne doğru yürüdüm. Önüme beş basamaklı mermer merdivenler gelene kadar yürüdüm. Arkamdan, sırada olan insanlardan itiraz sesleri yükseliyordu ancak görüntümün hırpaniliği ve sanırım bakışlarımdaki bir şey bana elle müdahale yapmalarını engelliyordu, korkmuşlardı benden.

 

 

 

 

Bu gün Argos kralının ricacıları kabul günüydü. Her meslekten her sınıftan; kadın-erkek, genç-yaşlı salonu doldurmuş olan insanlar kralın önüne çıkmayı bekliyordu. Ben onları dirseğimle, elimle, kolumla ite kaka en öne geçmeyi başarmıştım. Basamakların birincisinde duran iri savaşçıların önüne geldiğimde durdum, yavaşça yere dizlerimin üstüne oturarak krala saygımı sundum. 

 

Kralın tok sesi yankılandı salonda “Kalk ey dilenci! Kimsin, nesin, ne istersin?“ Yavaşça ayağa kalktım konuşmaya başladığımda sesim on gün sonra ilk defa çıktığı için oldukça tuhaf ve kısık geldi bana. Sustum, boğazımı temizledim ve tekrar konuşmaya başladım; “Argos’un yüce Kralı Proitos adım Bellerophontes, kardeş katiliyim bu yüzden vatanım Korinthia’dan sürüldüm. İnayetinizi ve affınızı istiyorum. Ricam kabul olursa tebaanızda üzerime düşen her işi yaparım.” 

 

Kral bir süre sessiz kaldı. En yakınındaki adamının kulağına bir şeyler fısıldadı. Sonra eliyle bana yaklaşmamı işaret etti. Merdivenin en üst basamağına çıkıp yine kralın el işareti ile karşısına yere oturdum. Kral bir süre bana baktı. Sonra yanındaki adamla tekrar bir fısıldaşma, adam hürmetle kralın önünde eğilerek huzurundan ayrıldı.  

 

“Neden öldürdün kardeşini ve neden benim inayetim ile affımı istersin?”

 

Yavaşça konuşmaya başladım; “Kardeşimi bir çılgınlık anında hırsımla, kibrimle öldürdüm. İsteyerek yapmadım, ama kaderimmiş. Affınıza gelince; bilirdim, duyardım; iyi, adil ve mert bir kralsınız, aile babasısınız. Bana gelince; artık kimim kimsem yok! Tanrılar bu yazgıyı bile isteye ders vermek için yazdılar bana ve benim cezamı çekmem, günahımın kefaretini ödemem lazım. Bunun için ise şu lanet olası hayatta kalabilmem. Yoksa, yoksa bu acı beni kendi elimden ölüme götürür. Şimdi siz beni affetmezseniz; cezamı çekemeden bu dünyadan kendi rızamla ayrılırım ancak ölüm bana bir lütuf ve kurtuluştur. Bana destek olun, inayet edin ki kalan ömrüm boyunca “Bellerophontes” isminin hakkını vererek her saniye cezamı ve kahrımı çekeyim.”

 

Kral sustu.

 

Neden sonra, “Hikâyen; kuş uçumu on günlük mesafede olan tüm şehirlere senden önce ulaştı Bellerophontes. Demek korkarsın, kendini aniden öldürüvermekten. O halde arzun ve dahi yamyam atların sahibi babanın arzusu kabulümdür. Hayatta kalman için ben kendi adıma her şeyi yapıp, seni kimsenin istemediği en kötü, en acılı görevlere göndereceğim. Ve sen kefaretini ödediğine inana kadar bu böyle devam edecek. 

 

Ben yüceler yücesi Hera’nın ve yılkıların ülkesi ARGOS Kralı Proitos seni affettim. Çünkü bilirim insan en zor kendi kendini affeder, kendi kendine en büyük cezaları uygun görür ve er kişinin cehennemide burada başlar zaten. Sana, en büyük ceza ve lanet; senin de belirttiğin gibi hayatta kalarak kendi kalbindeki ve beynindeki cehennem çukurunda yaşamandır. 

 

Ey halkım Bellerophontes bundan sonra benim tebaamdır bu biline. Lağım çukurlarından daha iğrenç ve dahi kibrinin, hırslarının ona yön veremeyeceği alçaklıktaki işlerde çalışacak ve dahi her akşam bu salonda yemek sofrasına oturup yaşadığı süre boyunca bu sofraya oturan gelip giden konuklarıma kardeşini nasıl öldürdüğü duyurularak ismini hak edecektir.”

 

Sonra bana dönerek; “Ta ki sen kendin günahının kefaretini karşıladığına karar verene kadar -adın- hapishanen olacak” dedi.

 

Kalabalık şaşkınlıkla bana bakarken az önce kralın konuştuğu adam yanıma geldi ve usulca koluma dokundu. Kral, “Şimdi git dinlen, temizlen, uygun bir kıyafet giy akşam yemek sofrasında seni bekliyor olacağım.” 

 

Kralın bu sözüyle yanımdaki adam yavaşça beni kaldırdı. Kalabalığın arasından yol açarak beni kalacağım yere götürdü.

 

Umutsuz, tükenmiş ve bitmiştim. Her şeyin en kötüsünü yaşadığımı sanıyor kahroluyordum. Meğer daha bitmemiş çekeceklerim, dahası varmış…

 

İçini yorgunlukla çekerek bana baktı.

 

“Uyuyup uyandıktan sonra anlatayım kediciğim sana. Şimdi çok ama çok yorgunum. Bedenim yorgun, gönlüm yorgun…”

 

Bellerophontes tüm bu hikâyeyi anlatırken yemeğimizi yemiştik. Yavaşça yere serdiği pelerininin üzerine yattı. Kollarını başının altına destek yaparken bana doğru baktı. “Kendimi merak etmekten alıkoyamıyorum kedi, sende farklı bir şey var. Ne zaman anlatacaksın bana?” 

 

Sesimi çıkarmadım yavaşça yanına sokuldum ve kendi etrafımda üç tur atarak kıvrılıp yattım.

 

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş