×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 7. Bölüm: Masal İçinde Masal - Şölen mi? İşkence mi?

  • Blog
  • 15.10.2018 19:48:19
  • 3163 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

 

HATIRLATMA: Hikayenin geçmiş bölümlerini okumak için tıklayınız:

1.BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

3. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

4. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 4. Bölüm: Masal İçinde Masal

5. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 5. Bölüm: Masal İçinde Masal - Glaukos

6. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 6. Bölüm: Masal İçinde Masal - Kral Proitos

 

 

 

ARTEMİS 7. HİKAYE: MASAL İÇİNDE MASAL - Şölen mi? İşkence mi?

 

 

Sabah uyandığımızda usul usul yağmur çiseliyordu. Kafamı kaldırıp gri bulutların kapladığı gökyüzüne baktım. Tümüyle kedi türünün özelliklerini taşımaya başlamıştım ve yaralarım (bedeni olanları kastetmiyorum) iyileşmedikçe gitgide kedi içgüdüleriyle hareket etmeye başlamıştım. Ölümsüzlük, tanrıçalık ve ezelden beri sahip olduğum güçler o kadar uzak geliyordu ki bana şu an.

 

Gözlerimi kısarak gökyüzüne bakarken bir yandan da tahmin etmeye çalışıyordum yağmurun çoğalıp çoğalmayacağını, dahası kokusunu alıyordum yağmurun. Kışa girmiştik artık. Bu bölgede kışlar daha çok yağmurlu geçerdi. Birden içinde sımsıcak bir ateşin çıtırdayarak yandığı muazzam bir odada (odamda) alevlere bakarak ambrosia yerken nektar içtiğimi hayal ettim. Tüm bu tanrısal şeyleri inanılmaz özlemiştim.

 

“Ambrosia” diye mırıldandım bin bir çiçeğin özünden alınan bu bal acaba gönül yaralarına da iyi gelir miydi? Yüzyıllardır severek yediğimiz ve birkaç tane kahraman ölümlüye bahşedip asla “sıradan insancıklara” sunmadığımız ambrosia, bedensel tüm yaraları iyileştirmesi ve inanılmaz tadı ile bilinirdi.

 

Kendi kendime düşünmeyi kesip şu ana dönmem gerektiğini telkin ederek gerinerek ayağa kalktım. Bellerophontes dalgın şekilde uyumaya devam ediyordu. Dün aldığımız yolun fazlalığı ile acı olayları anlatmanın getirdiği kalp yorgunluğu birleşince çok da tuhaf gelmiyordu bana içinde bulunduğu ölü gibi uyku hali. Kendi kendimi;   yağmur hızını arttırmadan av bulabilmek için motive etmeye çalıştım. Çünkü içgüdüsel olarak sudan nefret etmeye başlamıştım, yıkanmayı çok seven ben; ormanın avcı kızı ARTEMİS.

 

Koşarak dikenli çalıların ve küçük bitkilerin arasına girdim avın kokusunu almam uzun sürmedi. Yerimden bir ok gibi fırlarken iyiden iyiye irileşen yağmur damlalarından sıyrılmaya çalışıyordum.

 

Döndüğümde Bellerophontes eşyalarını topluyordu. Beni ağzımda av hayvanı ile görünce neşeyle tebrik etti. Gülünce en az on yaş gençleşen bu adama bakarken ilk defa onu gülerken gördüğümü fark ettim. Neşe uzun süredir yoktu gönüllerimizde… Yere bıraktığım avı heybesine koyarken;

 

 

 

 

“Yanılmıyorsam yağmur iyice çoğalacak, durana kadar sığınacak bir yer bulmamız lazım, özellikle senin için… Hani kedisin ya!” 

 

Bilmiş bilmiş gülümsedi, bense homurdanarak tüylerimi yalamaya başladım. Avlanırken ilerde büyük bir kayalık görmüştüm, o kayalığın yakınlarında belki kendimize sığınacak bir yer bulabilirdik. Gideceğimiz istikameti Bellerophontes’e gösterdikten sonra önden hızla yürümeye başladım. 

 

Bu arada yağmur iyice hızını arttırmış, yerlerde minik su birikintileri oluşmaya başlamıştı. Ben üstüm başım ıslanmasına rağmen en çok bu su birikintilerinden rahatsız oluyor, yanlışlıkla birine bassam patilerimin altı yanmış gibi zıplayıp kuru zemine kaçmaya çalışıyor, zik zaklar çizip düz bir istikamette yürüyemedikçe de Bellerophontes arkamdan kıkırdıyordu. Kayalıklara yaklaşınca arkamda kıkırdamakta olan Bellerophontes’e öfkeli bir sesle “sen burada kal” diye buyurdum. Zaten her tarafım ıslanmıştı birde arkamdan benimle dalga geçerek gelen bir ölümlüye ihtiyacım yoktu.

 

Kayalıkları turlamaya henüz başlamıştım ki aradığımı buldum. Tam kayaların altında ufak bir oyuk vardı çok büyük değildi, ama ufak bir ateş yakıp, yatacağımız ölçüde korunaklıydı. Hemen Bellerophontes’in yanına gidip onu aldım. Birlikte sığınacağımız bu mağaramsı izbeye girdik. Bellerophontes heybesini omzundan çıkartıp kuru toprak üzerine koydu, yolculuğun başından beri elinde tuttuğu ve daha ziyade bir baston gibi kullandığı mızrağını da bir kenara koyarak rahatlamış bir şekilde içini çekti. İzbenin dibi kuru otlar ve çalı çırpılarla doluydu. Bana hiçbir şey söylemeden; özenle bu otlar ve kurumuş çalı çırpı ile ateş yakıp yemek hazırlıklarına başladı.

 

 

 

 

Ben bir kenarda deli gibi yağmurdan ıslanmış tüylerimi yalarken bir taraftan da düşünüyordum: tam anlamıyla tipik ölümlü bir kedi gibi davranmaya başladığımı.

 

“Bana ne zaman güvenip de hikâyeni anlatacaksın merak ediyorum doğrusu”

 

Bellerophontes’in sorusuyla birden irkildim. Dönüp sorarcasına yüzüne baktım, baktığımı gördü, bakışları elinde yaptığı işe dönerek devam etti;

 

“İstediğin kadar iddia et -sadece bir kedi- olduğuna, sende çok daha fazlası var hissediyorum” soruya soruyla karşılık verdim;

 

“Argos’tan buraya Likya’nın göbeğine nasıl geldin?” Hafifçe güldü, gülüşü içten sımsıcak bir gülüştü; “Tamam, ama bir gün sende anlatacaksın. Benden kurtulduğunu düşünme, biz seninle arkadaşız kedi, dost olduk artık ve dostluk karşılıklı güveni gerektirir” diyerek kaldığı yerden hikâyesini anlatmaya başladı;

 

*****

 

Akşam için; bana eşlik eden adamın verdiği talimatlara göre hazırlandım. Uzun bir banyo yaptım, sonra saçımı sakalımı banyoma yardım eden hizmetli kesip düzeltti. Yüzüm, gözüm açılmıştı günler sonra ilk kez. Yeni bir chiton giydirdi. Eskisini atmak üzere alırken aklıma geldi;

 

“Durun, atmayın”. 

 

Adam benim bu manasız çıkışıma omuzlarını silkerek cevap verdi, eski chitonu buruşuk ve kirli üzerimden çıktığı yerde bırakarak odamdan çıktı. Emin değildim, o kadar kısa sürede o kadar çok ve ağır olaylar yaşamıştım ki tapınakta gördüğüm rüyayı da sabah kalktığımda bulduğum altın gemide hemen hemen unutmuştum. 

 

Eski kıyafetimi elime alarak içteki gizli cebi yokladım. Oradaydı. Normal bir gem gibi değildi, sanki altın bir kolye gibi incecik zincirden yapılmış, hafif, zarif, atın ağzına geldiğini düşündüğüm yerde karşılıklı olarak duran plakalarda Hephaistos’un sevgili eşi Afrodit’in silueti vardı. 

 

Yanılmamıştım. Bu gem bizzat topal, çirkin ancak maden işleme zanaatındaki yeteneği efsane olmuş Hephaistos’a aitti. Birdenbire bu değerli hediyeyi elimi yakmış gibi yere attım; “kardeşimin kanı” sayesinde almıştım bu hediyeyi. Yine de içimden bir ses usul usul “bu hediyeyi yanından asla uzaklaştırma, en gizli yerinde taşı” diyordu. Ben de eski kıyafetlerimden yırttığım kumaşlara bu ince zincirden yapılmış belli ki büyülü altın gemi sararak yeni chitonumun altına sakladım.


Odamdan çıktığımda kapıda beni bekleyen kralın adamını gördüm. Hiç konuşmadan eliyle gideceğimiz istikameti gösterdi. Dev sütunların sınırlandırdığı koridoru geçtikten sonra geniş bir salona girdik. Salonun en büyük duvarının; önünde minik bir sunak olan büyük, kare şeklinde, mermerden kenarları kabarma motiflerle süslü ve içinde kıpkızıl iri alevlerin parladığı bir ocak süslemekteydi. Karşısında çok büyük ahşap bir masa ve çevresindeki sandalyelerde yaklaşık yirmi kişi kendi aralarında gülerek konuşarak oturuyor,  yemeğin servis edilmesini bekliyordu. 

 

Masanın başucunda kral; yanında oturan uzun kızıl saçlı, üzerindeki beyaz peplosu (uzun kolsuz elbise) omuzlarından altın yaprak şeklindeki iğnelerle tutturmuş, kızıl saçlarının alev alev çevrelediği porselen beyazlığındaki yüzü tanrısal bir ışıkla içten içe parlıyormuş gibi görünen dünya güzeli, kendisinden çok ama çok genç olan bir kadınla konuşuyordu.

 

 

 


O ana kadar yanımda sessizce yürüyen eşlikçim biz kapıdan içeri girerken yüksek sesle neredeyse bağırarak “Yüce Kralım Proitos ve Likya Kralının güzeller güzeli kızı biricik kraliçemiz Anteia; soylu kral ailesi ve dahi konuklarımız! Salonumuza; Korint ili kralının kardeşini katlettiği için evlatlıktan reddederek vatanından sürdüğü ve yüce gönüllü kralımızın inayeti ile bu sofradan nasiplenecek ve dahi kimsenin yapmayacağı görevlere Kralım adına gidecek olan “katil Bellerophontes” teşrif etmiştir.” 

 

Başımı yavaşça öne eğdim. Bu tanıtım ömrümün sonuna kadar her gece yapılacaktı alışmam gerekiyordu ben istemiştim bir bakıma ancak yine de irkildim.

 

Kral eliyle yakınında boş duran bir sandalyeyi gösterdi. Yavaşça sandalyeye yöneldim ben yaklaşırken kraliçe olduğunu öğrendiğim güzel kadın omuzlarını dikleştirdi, saçlarını diğer yana doğru savurarak kendinden emin bir ifadeyle iri yeşil gözlerini üzerime dikti. Sonra gördüğü şeyden memnun olmamış gibi yüzünde tiksinti dolu bir ifade ile krala doğru döndü. Kral ben yaklaşırken kraliçenin masanın üzerinde bir güvercin kanadı gibi duran beyaz narin ellerini okşadı, başıyla oturmam için işaret etti. 

 

 

 

 

Oturdum. Ben oturduktan sonra ki bu arada salona girdiğimizde kendi aralarında söyleşen gülüşen insanların hiç birinin sesi soluğu çıkmıyordu artık. Masadaki az sayıdaki kadınlar keskin bakışlarla beni incelerken erkeklerin çoğunluğu benim gelişimle duydukları tiksinti ve rahatsızlığı belli edecek şekilde öylece önlerine bakarak oturuyor, bir iki tanesi yüzlerindeki alaycı gülümsemeyi saklamaya tenezzül etmeden bana bakıyordu. Anlamıştım. Bir çeşit “kral soytarısı” vazifesini görecektim ben bu sofrada.

 

Bekleyiş ve sessizlik hizmetlilerin büyük servis tabaklarının üzerine konulmuş çıtır çıtır kızarmış av etlerini ve içi şarap dolu dev amforaları getirip masanın üzerine koymaları ile bozuldu. Kral ayağa kalktığında herkes sustu. Kraliçenin zarif elini tutarak ayağa kaldıran kral, ağır adımlarla yürüyerek büyük törensel gümüş kadehi en şarapla doldurarak kraliçenin eline verdi. 

 

Kendisi de eline altın bir tören kadehi alarak şarapla doldurduktan sonra, diğer eliyle kraliçenin elinden tutup ocağın önündeki sunağın yanına götürdü. Sunağın önüne yere yan yana oturdular. Önce kraliçe konuştu berrak ve müzikal sesiyle;

 

“Sevgili konuklarım şimdi kadehlerinizi kaldırın”. Elindeki gümüş kadehi kaldırdı. “Hestia! Ailemin ve ocağımın koruyucusu, zarif, kibar ve sevgi dolu Hestia bizi zarafetin ve sevginle kutsa” diyerek kadehteki şarabı sunağa döktü. Salondaki herkes ayağa kalkarak ellerindeki kadehleri kaldırdılar  “kutsanmaya”. Kral sessizlik için biraz bekledi sonra altın kadehi kaldırarak konuşmaya başladı;

 

“Ulu Zeus'un sevgili eşi tanrıçamız anne, kadın, evimizin, evliliğimizin koruyucusu yüce HERA!  Bu gün, burada bu aciz kulun şarabı sana sunuyor, dilerim ki şarap gibi yıllandıkça tatlasın evliliğim ve dahi tatlansın ki bende tebaamın yararına iç huzuruyla mutlu bir erkek olarak çalışayım. Yüce ana, tanrıçam; koru, gözet ve kutsa bizi“ elindeki şarabı sunağa dökerken kalabalık ellerindeki kadehleri bir kez daha kaldırdı.


 
“Koru, gözet ve kutsa bizi ulu HERA”

 

Kral, kraliçenin de ayağa kalkmasına yardım ettikten sonra onu hafifçe dirseğinden tutarak sandalyesine doğru yönlendirdi, tam oturacakken eğilip alnından öptü kraliçeyi “sevgilim” dedi. Kraliçe hafifçe gülümsedi krala, işveli bir şekilde omuzlarını geriye atarak başını yana doğru eğdi gül kızıllığındaki dudakları bembeyaz dişlerini açığa çıkartırken başını eğdi nazikçe “kralım” dedi. 

 

Ben tüm bu seremoniyi sessizce izledim. Masadaki kadınların bana attıkları gizli bakışların farkındaydım ve açıkçası ilginin üzerimde olmasından hiç hoşlanmıyordum. Erkekler ise sıklıkla kraliçeye hayranlık dolu bakışlar atıyorlardı. Sonra yavaş yavaş mırıltılar, konuşmalar yükselmeye; kâh gürültülü kâh ince kahkaha sesleri birbirine karışmaya, salonun atmosferini doldurmaya başladı.

 

Bense sessizce önümdeki eti didikliyor, sağımdaki ve solumdaki sohbetlerden bölük pörçük cümleler yakalıyordum ki müzikal bir kahkaha çalındı kulağıma, kafamı kaldırarak kahkahanın sahibine; kraliçeye baktım. Kralın anlattığı bir şeye gülüyordu. Kral onun gülüşünü aşkla izlerken kraliçe elindeki peçete ile dudaklarını sildi gülüşü hala gözlerindeyken aniden yemyeşil gözlerini bana çevirdi. Afallayarak bakışlarımı önümde didiklemekte olduğum yemeğime indirdim. Rahatsız olmuştum. Güç bela yemeğin sonunu getirdim. 

 

Kral ve kraliçe salondan ayrılmak üzere yerlerinden kalktıklarında ise hepimiz ayağa kalktık. Yanımdan geçerlerken beyaz uçuş uçuş peplosun eteklerinin bacaklarıma bir an değdiğini hissederek kafamı kaldırdığımda, anlaşılmaz bir ifade ile beni incelemekte olduğunu gördüm.

 

Başıma iş açılacağını o anda hissetmiştim…

 

 

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş