×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 8. Bölüm: Masal İçinde Masal - ANTEIA

  • Blog
  • 22.10.2018 19:49:41
  • 2993 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

 

HATIRLATMA: Hikayenin geçmiş bölümlerini okumak için tıklayınız:

1.BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

3. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

4. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 4. Bölüm: Masal İçinde Masal

5. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 5. Bölüm: Masal İçinde Masal - Glaukos

6. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 6. Bölüm: Masal İçinde Masal - Kral Proitos

7. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 7. Bölüm: Masal İçinde Masal - Şölen mi? İşkence mi?

 

 

 

 

ARTEMİS 8. HİKAYE: MASAL İÇİNDE MASAL ANTEIA'NIN ÖYKÜSÜ

 

 

Yağmur hala deli gibi devam ederken biz dip dibe kıvrılmış yatıyorduk, çıtır çıtır yanan ateşin başında. Bellerophontes sırt üstü uzandığı yerde kollarını başının altına destek yapmış, kayaların üstümüzü bir çatı gibi koruyup çıkıntı yaptığı yerden daha ötelere dalıp gitmişti.


 
“Aşk” dedim, Bellerophontes’in bedeni ile ateş arasında kıvrılıp yattığım yerden kalkmadan devam ettim konuşmaya “Tanrılara da insanlara da hep, her zaman heyecan verdi, ancak sadece kaos yarattı yaşamlarında.” Bellerophontes başını yana doğru çevirerek bana baktı. Siyah gözleri yanan ateşin alevinde pırıl pırıl parlayan yıldızlara benziyordu. Birkaç gündür yüzünde bitkin ve çökük ifadenin azaldığını, çizgilerinin gençleşmeye başladığını görüyordum.

 

“Aşk mı? Ne aşkı kedi…” konuşması minik bir kahkaha ile kesildi “Ne ilginç, gecenin bir vakti bana aşktan bahseden bilge bir kedi var karşımda, ya kedicik tamam hayatımda birçok şeyi yanlış yaptım, ancak senin beni düşündüğün kadar da zekâsı az olan sığ bir -ölümlü- değilim. Çok yakında seni çözeceğim, kim olduğunu bulacağım. Zeus’un nasıl bir oyunusun bilmem ama onun soyundan olduğundan adım gibi eminim.”

 

 

 

 

Sustum bir süre “Bir gün sana hikâyemi anlatacağım dostum, ancak bunun için şu an kendimi hazır hissetmiyorum. Haklısın Zeus soyundan gelmeyim. Fakat şu an sadece ölümsüz ruhu taşıyan ölümlü bir kediyim. Lütfen bana izin ver; henüz çözemediğim birçok şey var düşüncelerimde.”

 

 

Gece

 

 

Bellerophontes bu itirafım sonucunda ne heyecanlandı ne de ürktü sadece uzun uzun bana baktı. Ve anlayışla gülümseyerek “Eh… Şu halde benim bir an önce öyküyü anlatıp bitirmem lazım…”

 

*****

 

Sarayda zaman rutin şekilde geçmeye başlamıştı. Şu ana kadar ne her hangi bir görev verilmişti bana ne de kralla uzun uzun konuşma fırsatı bulabilmiştim. Sadece adamlarına talimat verdiğini biliyordum; gün içerisinde canımın istediği her şeyi yapabilme serbestliği verilmişti bana. Şimdilik sadece akşamları, rutin bir şekilde sana anlatmış olduğum yemek seremonisi gerçekleşiyor; Tanrıların her günü katilliğim o an, o sofra da bulunan her kim varsa ilan ediliyordu. Zaman zaman tanıdığım, öyküleriyle büyüdüğüm kahraman isimler geliyordu sofraya. Ancak eskisi gibi değildim, ne hevesle adamların yanına yaklaşıyor ne de ilgi gösteriyordum varlıklarına. Kadınlar tıpkı memleketimde Belleros’u nasıl sürekli izliyorduysa, maalesef şimdi de beni izliyorlardı. Onların bu ilgisi hiç mi hiç işime gelmiyordu. Çünkü ben zaten her gün o sofrada yok olmak, hiçliğe karışmak isteğiyle yanıp yanıp tutuşuyor, utanç içinde ne önüme konan yemeği yiyebiliyor ne de şarabı tadabiliyordum. Hele hele bir de gün boyu benimle karşılaşmaya, konuşmaya bahane yaratan kadınların aynı masadaki varlığına katlanmak çok zordu.

 

 

 

 

Erkeklerin çoğu bu durumu fark etmişlerdi elbet. Ve güzel kraliçenin her gün üstüme dikilen bakışlarına şahit oldukça daha da çok hınç beslemeye başlamışlardı bana. Biliyordum çok yakında dedikodu denilen zehir beni can evimden vuracaktı. Ancak katlanmam gerekirdi. Zaten “cezaya” razı olup gelmiştim buraya. Her türlü ceza, cefa kabulümdü. Vicdanımda kendime yaşattığım azap o denli fazla, o denli yoğundu ki; zaman zaman nefes bile alamıyordum acıdan ve kendime duyduğum ölesiye nefretten. 

 

Bu yüzden…

 

Ne kraliçenin bakışları, ne de yakında, çok yakında üstüme oynanmaya başlayacak oyunlar hiç biri ilgimi çekmedi, tepki vermedim, önlem almadım. Ve ben tepkisiz kaldıkça insanların; özellikle kadınların ilgisi, elbet erkeklerinde kıskançlıklarıyla bir hançer gibi biledikleri hınçları çoğaldıkça çoğaldı.

 

 

 

 

Nihayet bir gün; bahçede rutin yürüyüşümü yaparken karşıdan kraliçenin nedimeleriyle birlikte yaklaştığını gördüm. Kraliçe üzerine gümüş rengi simlerle işlenmiş beyaz incecik bir kumaştan bir peplos giymişti. Peplosu omuzlarında minik gümüş ay şeklindeki iğnelerle tutturulmuştu ve itiraf etmem gerekirse muhteşem görünüyordu. Saçlarını bu kez sade bir örgüyle tek omzunun üzerine atmıştı. Ancak örgüden çıkan gür ve asi saç telleri başında güneş ışıkları vurdukça alev gibi parlayan bir hare oluşturuyordu. Bu sayede neredeyse şeffaf denebilecek cildinde zümrüt rengi gözleri ve kıpkırmızı dudakları ile sanki sadece gözler ve dudaklardan ibaretmiş gibi görünüyordu. Eski Bellerophontes olsam sanırım tüm kibrimle gönlünü çalmaya çalışırdım bu dünyalar güzeli kadının tehlikeleri göze alarak. Ne de olsa sevda ve kahramanlık hikâyeleri dinleyerek büyümüştüm. Ve bende cesur bir âşık olduğumu ispatlamak için hiçbir fırsatı kaçırmaz “aşktan” ziyade de “cesaret” adına yaftalar yakıştırırdım tüm hareketlerime.

 

Mecburen bekledim kraliçenin gelişini. Bana doğru yaklaşırken nedimelere bir el işareti ile geride kalmaları gerektiğini belirtti. Tek başına yaklaştı onu beklemekte olduğum yere. Suratım asıldı, ancak tedirginliğimi belli etmemek için başımı öne doğru saygı belirtir bir şekilde eğerek selamladım onu. Yavaş sesle; 

 

“Bellerophontes, benim talihsiz kader arkadaşım bu gün nasılsın? Nicedir fırsat kollamaktayım sizinle konuşabilmek için.” Elimde olmadan yüzüne bakmıştım. 

 

Biz nasıl “kader arkadaşı” olabilirdik ki?

 

“Saygıdeğer kraliçem bir şey anlamadım söylediklerinizden zira siz Likya kralı İobede’in değerli kızı ve kralım Proitos’un çok sevdiği eşisiniz. Görürüm sakınır saklar, değer verir size. Ben ise kendi öz kardeşini katletmiş ve dahi yurdundan; baba ocağından lanetlenerek sürülmüş bir hiçim! Nasıl kader ortağı olabiliriz ki sizinle? Ben bir hiç, siz ise sevgilisiyken cümle âlemin.”

 

Anteia yavaşça ilerdeki mermer banka doğru ilerlerken kısık sesle; “Geliniz sevgili dostum” dedi. Yavaşça dik bir şekilde mermer banka oturdu, oturmadan önce yanındaki çiçek tarhından dikkatle kopardığı bir çiçeği önce kokladı, sonra dalgın bir şekilde elinde oynamaya başladı. Tam karşısındaki kuru toprak zemine oturdum ve dinlemeye hazırlandım.

 

Melodik ve çok kısık neredeyse duyulur duyulmaz sesiyle anlatmaya başladı. “Büyük seferi ve yapılan savaşları mutlaka duymuşsunuzdur. Evet, ikimizin de yaşı yetmiyor bu hikâyeleri yaşamaya, ancak benim dedem de karşı kıyıda savaşanlardan biriymiş. Babam çok gençmiş o yıllarda ve ben henüz dünyaya gelmemişim. Biliyorsunuz ben Likyalıyım o zamanlar Argos kralı yanına Atina ve civarındaki hüküm süren tüm beylikleri alarak adalara saldırmışlar. Likya’dan yardım istemiş adalılar. Tabi benim şehrim başkent Ksanthos’tan. Dedem yanına savaşçılarını alarak iki gemi ile destek vermiş ada ülkelerine. Ancak bin bir çeşit hile ile o cadılar cadısı Hera ile yandaşı Athena sayesinde beş yıl süren sefer sonunda boyun eğmiş ada ülkesinin kralı Argoslulara. Teslim olmuşlar. Dedem ise vaat etmiş ilk doğacak prensesini onlara eş olarak vermeyi, yurduna sağ salim dönmesi karşılığında.”

 

 

 

 

O ana kadar elinde tuttuğu çiçeğe odaklanmış olan bakışlarını bana çevirdi, yüzü gözyaşları ile ıslanmış, o zümrüt gözleri yosun yeşiline dönmüştü. 

 

“Anladın ya sevgili dostum vaat bendim, ergenliğe ulaşır ulaşmaz, henüz daha bir çocukken verildim. Benden kaç yaş büyük olan babam yaşındaki bu adama. Evet, haklısın beni sever bana gözü gibi bakar bakmasına ama benim özümde hasretle tüter, bizim illerden görülen denizin rengi, sedir ağaçlarının kapladığı dağ sıraları ve kekik kokulu tepeler, ben bu kafeste kendi kaderimi yaşıyorum fakat ödediğim ceza? Şahsıma ait değil. Ailemin mağlubiyet karşısında -onurları- için ödemek zorunda oldukları yüz adet sedir ağacı ile birlikte verilmiş ganimetim, bir çeşit malım ben. Annem asla istemedi benim bu topraklara gelmemi. Ne kültürleri bize denkti ne de tanrılar inandıklarımızdı. Ancak istemeye istemeye verdi beni mecbur kaldı, verilmiş bir söz vardı neticede. Ben ise beni -çok sever görünen-, bu her istediğini almaya alışık şımarık adamın daha on bir yaşında karısı oldum. Çocuktum anlayamadım bile yaşadıklarımı. Hem kıskandı, hem gösteriş yaptı benimle. Bilirsin normalde kadın asla şölen sofrasına oturmaz. Ama bizim burada farklıdır, sebebi beni herkese göstermek istemesi. Bu kıyafetleri kendi seçer kendi giydirir bana hatta hareketlerimi bile…” içini çekerek sustu. Sonra daha alçak ve sakin bir sesle devam etti;

 

“Bir kere bile müsaade etmedi ülkeme gitmem için çünkü biliyor gidersem asla dönmeyeceğimi. Kader ortağıyız işte; senin güvendiğin, benim ise güvenmediğim aynı tanrılar çizdi kaderlerimizi”

 

Sustum, sustuk her akşam sevmediği Tanrıça Hera için dua eden, cilveli ve neşeli salona girip her gün rol yapan bu kadının ruh halini düşündüm…

 

 

 

 

Yıllardır oynamak zorunda kaldığı oyunu, çekmek zorunda kaldığı çileyi…

 

Yavaşça bana doğru eğildi duyulmayacak bir sesle “ben kaçamam kaderimden, benim kaçmam savaş demek ama sen! Kaç git buradan, söylentiler çıkartıyorlar. Eli kulağında kralın öfkesine mazhar olman! Eli kulağında, senin ölümüne sebep verecek bir oyun çevirmeleri. Şimdi söyle bana mertçe; ölmek mi kolay yoldan onursuzca; seçimin, yoksa devam etmek mi istersin bu hayata günahlarının kefaretini ödemek için? Eğer kolay yoldan ölüm değil; mertçe, erkekçe yüzleşmekse cezanla seçimin?  Gel, bir oyun oynayalım beraber. Ve sen salimen var git benim vatanıma bu oyunum sayesinde. En azından orada halkım için, babam için, onların onuru; Tanrıçam sevdiğim Artemis’im için mücadele et, yararlı ol, hizmet et onlara… Bu sayede benim hayatım da bir anlam kazanmış olur, bilirim bu adama karşı bir şeyler başarmış olduğumu”

 

Başımı eğip anlattıklarını dinliyordum gözlerindeki ızdırap ve kahır fazla gelmişti o an bana. Yavaşça yanına gittim saygıyla eline uzandım, öpüp alnıma yasladım. “Kraliçem, affet beni, seni yanlış anladım, ön yargı ile günahsız kalbine ne günahlar yükledim. Uğruna onca bedel ödediğim kibrim demek ki terk etmemiş beni hala. Affet beni. Bir an önce ölmek işime gelse de en azından senin gözünde “adam gibi adam” olmak için ne dilersen yaparım, bilge kraliçem yüzü genç, gönlü yaşlı kraliçem.”

 

 

 

 

Zarifçe elini çekti. Hüzünle gülümseyerek  “Bunu yaptığın iyi oldu, şu an gizli gözler bizi izlemekte ve emin ol krala tez zaman da gidecektir haberi bu anın.” Ve ben orada olacağım, merak etme, sadece kral ne derse ses çıkarma, itiraz etme sakın. Eğer başarırsak, gidersen Likya’ya; Leto’nun ve dahi çocukları; ikiz kardeşler Apollon ile bir tanecik, iffetimin koruyucusu, bebeğimin, dağlarımın, taşlarımın koruyucusu, benim sabrımın kaynağı Tanrıçam Artemis’imin şehrine, şehrime; Ksanthos'a öp babamın yaşlı elini. Gayri onurunu kurtarmış olursun benim gözümde.”

 

Takip eden günler merakla bekledim olacakları. Odamda her ihtimale karşı heybemi hazırlamış, gizli hazinemi (Athena’nın altın gemini) itinayla kıyafetlerimin katları altındaki gizli cebe koymuştum ani bir yolculuğa karşı. Ve nihayet o gece olacaklar oldu. Önümde eşlikçim ile salona doğru yürürken hala aynı, bir kaç gün önce nasılsam öyle görünmeye çalışıyor ve kaç gündür merakla kraliçeme bakmamak için yaptığım gibi yine başım önümde, gözlerim yerde yürüyordum. Eşlikçim her günkü laflarını tam sıralamaya başladığında kral öfke ile ayağa fırladı. 

 

 

 

 

“Sen! Sen nasıl, nasıl cüret edersin, ne hakla karımı, kraliçemi sıkıştırmaya kalkarsın güpegündüz! Zaten nicedir kadınlarımıza, kızlarımıza art niyetli gözlerle baktığını ve fırsat kolladığını duyarım oynamak için. Senin gibi kendi öz kardeşini katleden; içinde sadakat ve saygının zerresi olmayan bir …” 

 

Tüm bunları bana öfkeyle söylerken neredeyse dibime gelmişti. Öfkeyle bir tokat attı yüzüme tüm gücüyle. Hazırlıksız yakalandım, yere düştüğümde kibrime yeni düşüp karşılık vermemek için yumruklarımı sıktım tüm gücümle kraliçeme verdiğim sözü tutmaya çalıştım. Kral bana vurduktan sonra bir süre sustu. Tüm salonda yere iğne düşse duyulacak bir sessizlik hâkimdi. Kralın yakın savaşçıları yanımıza gelmişlerdi gerekirse beni anında linç etmek için. Kral eliyle bir hareket yaptı, geri çekildiler. Gözleri her zaman bana eşlik eden adamına kaydı;  

 

 

 

 

“Derhal hazırlayın bu serseriyi, ona verilecek ne lokma var bu hane de ne de gösterilecek nezaket artık” sonra bana dönerek bağırdı “Şu an seni öldürtmüyor, etlerini parçalattırıp babanın o canavar atlarına yedirmesi için göndermiyorsam sadece onun deliliğinin sana miras kaldığını, kanında o deliliğin hüküm sürdüğünü düşündüğüm için. Var git belanı başkasından bul! Bu gece derhal ayrılıyorsun bu salondan, bu diyardan.”

 

Mihmandar sert bir şekilde kolumdan tutarak çekti beni. Salondan çıkarken arkamdan yükselen heyecanlı ve kaba konuşmaları duyuyordum. Sırtımın tam ortasında hançer gibi hissediyordum bana duyulan nefret dolu bakışları. 

 

Sersemlemiş vaziyette çıktım salondan. Uzun bir yürüyüş ile odama geldim. Her zaman beni yıkayan görevli;  kralın adamı odadan çıktıktan sonra yanıma yaklaştı. Elime, avucumun içine bir madalyon sıkıştırdı. “Bunu takın efendim. Saklayın, gideceğiniz yere vardığınızda da krala verin”. Aceleyle yanımdan çekilmesiyle, kapım sertçe vurulmaya başladı. Apar topar madalyonu boynuma takıp, pelerinimin altındaki chitonumun içine sakladım. Kapıyı açarak dışarı çıktığımda; elinde bronz bir levha tutan kralın adamı beni bekliyordu. Sertçe elindeki üzerine çeşitli rünler işlenmiş levhayı uzattıktan sonra;

 

“Kralımın ilk ve son arzusudur. Tez zamanda Likya kralı İobedes”e götürülüp verilecek bu levha. Şehrin dışına kadar ben eşlik edeceğim sana. Şehrin surlarının altında ise genç bir savaşçı bekliyor olacak seni. Olurda, yine onursuzluk yapıp sözünden dönmeye karar verirsen o an öldürecek seni.”

 

Sesimi çıkarmadan levhayı alıp omzumdaki heybenin içine attım. Ve sessizlik içerisinde arkasından takip etmeye başladım adamı. Karanlıkta üzerime dikilmiş yüzlerce düşman göz vardı hissediyordum. Adam önden giderken çaktırmadan elimi pelerinimin içine soktum, madalyonu gizlice dışarı çıkartıp ayın parlak ışığında ne olduğunu anlamaya çalıştım.

 

 

 

 

Gümüşten yapılmıştı ve oldukça ağırdı. Bir yüzünde anlamadığım lisanda rünler kazınmıştı. Diğer yüzünde ise elinde oku ve yayı olan güzel bir kadın silueti işlenmişti. Aceleyle madalyonu tekrar saklarken kıyafetlerimin içerisine kralın adamına baktım önce, önden gidiyordu sert adımlarla bana bakmadan. Sonra günler sonra ilk defa gülümser gibi kıvrıldı dudaklarım sevgiyle  “Kraliçem” diye düşündüm içimden ve mırıldandım;

 


“Koruyucu tanrıçam ARTEMİS…”

 

 

Gece

 
 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş