×

Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 9. Bölüm: Masal İçinde Masal - Yolculuk

  • Blog
  • 29.10.2018 18:09:51
  • 1621 okunma

Anadolu kedisinden bir Anadolu masalı... Zamandan ve mekandan azade bir kedi hikayesi devam ediyor! 

 

 

HATIRLATMA: Hikayenin geçmiş bölümlerini okumak için tıklayınız:

1.BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi

2. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 2. Bölüm: Karşılaşma

3. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 3. Bölüm: İlk İzlenim

4. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 4. Bölüm: Masal İçinde Masal

5. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 5. Bölüm: Masal İçinde Masal - Glaukos

6. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 6. Bölüm: Masal İçinde Masal - Kral Proitos

7. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 7. Bölüm: Masal İçinde Masal - Şölen mi? İşkence mi?

8. BÖLÜM: Zamandan ve Mekandan Azade Bir Kedi Hikayesi 8. Bölüm: Masal İçinde Masal - ANTEIA

 

 

 

ARTEMİS 9. HİKAYE: MASAL İÇİNDE MASAL - YOLCULUK

 

 

Taş kesildim ilk tepkim buydu “kalakalmak”…

 

Duyduklarımın hayal, belleğimin bir oyunu olduğunu düşündüm önce. Kediler ağlayabilir miydi? Bilmiyorum ama içim katılıyordu o an ağlamaktan. Mutluydum, çok ama çok mutlu olmuştum. Başım dönüyordu, simsiyah gökyüzünde parlayan yıldızların içerisine göğe yükselmiştim. Sanki kadim zamanlardaki gibi yıldızların üzerine basarak tüm gece gökyüzünde dolaştırdığım gibi dolaştırabileceğim güce erişmiştim bir anda ayı. 

 

Ellerim…

 

Heyecan içinde ellerimin olması gereken yere baktım! 

 

Patilerim…

 

Hala ateşin yanında Bellerophontes’in dibinde kıvrılmış yatıyordum iki patim altımda. İçimde fırtınalar kopuyordu ama o anlamamıştı bunu. Tekrar yinelemişti az önce, özümün kedi bedeninde tepetaklak olmasını sağlayan o efsunlu cümleyi. Her tekrar sanki uzuvlarımı (derken gerçek uzuvlarımı kastediyorum) harekete geçiriyor ölümsüzlük ışıldamaya başlıyordu bedenimde…

 

Neden sonra titrek bir sesle miyavlar gibi konuştum “tekrar söyler misin o cümleyi lütfen” 

 

“Neyi” dikkatle bana bakarak devam etti “neyi söyleyeyim kedi?” Bana bakan gözlerinde bariz bir merak vardı…

 

Sustum, sarı gözlerimde göz bebeklerim kocaman olmuştu ve sanırım tuhaf göründüm ona ki bana doğru uzandı ve karşılaştığımızdan beri ilk kez beni kollarına aldı. Sonra göğsünün üzerine yatırarak nazikçe sarıldı bana. Kalbinin gürültüyle atmasını, nefes aldıkça inip kalkan göğsünün yumuşaklığını ve bedeninin sıcaklığını hissediyordum. İçim titriyordu mutlulukla, neden sonra gırtlağımdan çıkan mırlama sesinin bana ait olduğunu fark ettim.  Mırlıyordum; o ise okşamaya devam ediyordu gece siyahı tüylerimi. 

 

 

 

 

Yavaşça mırıldandı “Koruyucum, Tanrıçam ARTEMİS; avın, gecenin, kadınlığın, bereketin, doğumun, sevginin kaynağı tanrıçam… Güzel, şefkatli, yüceler yücesi ARTEMİS”…

 

O konuştukça, tırnaklarımı bedenine;  elbisesinin kumaşına batırıyor, burnumu iyiden iyiye boynuna yaslıyordum. Minnettarlıkla ve mutlulukla ağlıyordu içim. Uzun zamandır dua yoksunluğundan bu bedenin içine sıkışıp kalmış, zayıf düşmüş ve solmaya başlamış özüm duanın içtenliği ile parlamaya başlıyordu. Çok ama çok huzurluydum.  Bellerophontes çenemin altını kaşımaya başlarken mırıldanıyordu;

 

“Kardeşim Pukute’yi hep çenesinin altından kaşırdı böyle. Hoşuna gidiyor mu ?” 

 

Sorusu üzerine kapalı gözlerimi açarak ona baktım. Bana bakan gözlerinde değişen duyguları yakaladım;  sevgi ve şefkate dönüşen bir şaşkınlık. Beni okşamaya devam ederken içini çekti. 

 

“Kediler ağlarmış…” dedi. 

 

Şaşırdım titrek bir ses ile “öyle mi? Ben de bilmiyordum …” dedim. 

 

Bellerophontes konuşmaya devam etti;

 

“Artık anlıyorum, anlam vermeye başlıyorum kimliğini neden sakladığına. Sen ki tüm güzelliklerin kızıydın efsanelerde…”

 

 

 

 

Yumuşakça tek patimi dudaklarına koydum sussun diye. Konuşsun istemedim o an. Bazı şeyleri benim itiraf etmem gerekiyordu çünkü. Önce ben kendi kendimi affedebilmeliydim, bunun için ise her şeyi evet her şeyi tüm samimiyetimle anlatıp arınmam gerekirdi. Asırların suçları sayesinde özümden, tezahürlerimden ne kadar uzaklaştığımı anlıyordum. Fersah fersah uzaktaydım kendimden; olmam gereken tanrıçadan. Babamı boşuna kafama takmıştım onca zaman; önce kendimi onamalıydım. Kendimi yaratmalıydım yeni baştan babam ise o ise onun sorunuydu.

 

Herkes kendi “oluşundan” sorumluydu…

 

Artık ne yapmam gerektiğini biliyordum. Tüm yanlışlarımla “beni -ben-“ yapan şehre gitmeliydim. Orada annem, kardeşim ve benim için yapılmış tapınakta dinlenmeye çekilmeliydim. Özümü sadece kendi kendime kurtarabilirdim ve bu bir değişimin başlangıcı olacaktı. Tanrıça bile olsam bende öncelikle kendimi değiştirebilmeye muktedirdim başkasını değil.

 

Ama önce beni karşılıksız sevgi ve şefkatle kelimenin tam anlamıyla bağrına basmış bu ölümlüye yardım etmeliydim. Eşlik etmeliydim ona güven içerisinde kendi değişim -tapınağını bulması ve dinlenebilmesi için.  Sesi düşüncelerimden sıyrılmamı sağladı;

 

“Sana Artemis’im, tanrıçam diyebilir miyim?” Bu soruyu sorarken bedenin kasıldığını hissetmiştim. Üzüntüyle nede olsa insan soyu korkuyor benden diye düşündüm. Yavaşça ona baktım sarıgözlerimi kısarak. Gözlerini gökyüzünde parlayan yıldızlara dikmiş cevabımı bekliyordu. 

 

“Kendimi uzun süredir -tanrıça- olarak göremiyorum. Nicedir tanrıçalıkta yapmamışım zaten, koşup oynayıp, yıldızların üzerinde gezerek avlanmaktan başka ne yapmışım ki? Nicedir sadece bencilce yer kaplayıp, zulmetmişim onun bunun istekleri doğrultusunda insanoğluna. Heyhat tanrıçalığı bırakalı uzun zaman geçmiş. Tanrıça değilim ki bana- tanrıçam- diyesin. “ sustum bir an ve ekledim  “Artemis de yeter… Adım şimdilik Artemis…”

 

Sustuk, şafak vakti yaklaşıyordu. Az sonra Apollon; ikiz kardeşim; beyaz atların koşulu olduğu zarif ve altından arabasıyla; ışığı, aydınlığı -güneşi- taşıyacaktı gökyüzüne. Teselli oldu ruhuma onun hala parlayan bir ışığının olduğunu düşünmek. Bellerophontes’in nefes alışverişleri derinleşmişti. Uyumaya başlamıştı. Onu uyandırmaktan korkarak kuyruğumu bile kıpırdatmadan öylece yatmaya devam ettim göğsünde.

 

 

 

 

Bellerophontes kalktığında güneş epey yükselmişti.  Kış olduğu için çok yakıcı değildi aksine denizden esen bir rüzgâr yavaş yavaş dağıtmaya başlamıştı yağmur bulutlarını. Böyle giderse birkaç saate kalmaz yağmur durur, bizde yola koyulabilirdik.  Bu kez Bellerophontes gitti ava.  Sakince yattığım yerde bekledim dönüşünü.

 

Bir süre sonra elinde büyük bir av hayvanı ile döndü. Yaklaşırken;

 

“Etlerini tütsülemeyi düşünüyorum ne olur ne olmaz, bakarsın yolun ilerleyen kısmında yiyecek bulamayız, o yüzden iri bir hayvan avladım“ diyerek yağmurun altında temizlemeye başladı. 

 

“Bu iş biraz uzun süreceğe benzer, oysa hava düzeldiğinde yola çıkmak istersin diye düşünmüştüm” dedim. 

 

Bellerophontes temizlediği etten başını hiç kaldırmadan konuşmaya başladı; “Nereye ve ne için gittiğimizi bilseydin inan hiç acele etmezdin gerçi sen ölümsüzsün ancak ben… Sadece bir tane sefil hayatım var ve seninle karşılaştığımdan bu yana bu sefil hayat bir parça keyif vermeye başladı bana. Ölmek için acelem yok anlayacağın” dedi. Çoktan sönmüş ateşin başından kalkarak ona yakın ancak ıslak olmayan bir yer bulup oturdum. Bana bakarken gözlerinde sevgi dolu bir ifade vardı. “Hele tadını çıkartayım yoldaşlığımızın. Bir insan ömrü hayatında kaç kez dostluk edebilir ki bir tanrıça ile kedi suretinde bile olsa.” 

 

“O halde anlat devamını öykünün vakit var yola” dedim.

 

****

 

Yavaşça anlatmaya başladı.

 

Kaç gün, kaç hafta yürüdük inan hatırlayamıyorum. Sadece gitmem gereken yere bir an önce varma ihtiyacı ile yaşama tutunmuştum. Yeni bir amaç vardı hayatımda; bana acıdan başka bir şey vermemiş bu baba topraklarından bir an önce gitmek. Yolumuzun bir kısmı benim doğduğum topraklara yaklaşarak geçti. Körfeze inip oradan karşı kıyıya Likya’ya giden bir gemiye binmekti niyetimiz. Yürüdük yürüdük, bu yürüyüş boyunca yanımdaki savaşçı benimle hiç konuşmamıştı. Elinde kargısı ve kalkanı, sırtında heybesi öylece sessiz ve güçlü adımlarla yürüyordu. Zorunlu ihtiyaçlar dışında mola vermiyorduk, yiyeceklerini herkes kendisi avlıyordu, aramızda bir paylaşım söz konusu değildi. Sadece; ondan kaçmamam için beni gözünün önünden ayırmıyordu savaşçı ben avlanırken.  Kendi ihtiyaçlarını olasılıkla ben uyurken karşılıyordu, tam bir askerdi yol boyunca uyuduğuna bile şahit olmadım.

 

Uzun yürüyüşümüzün son etabına varmıştık. Uzaktan denizin laciverdi görülmeye başlamıştı. Liman şehrine girdiğimizde kendimizi farklı lehçelerin, çeşit çeşit renkte, ırkta insanların yarattığı bir ses ve görüntü karmaşası içerisinde bulduk. İlerde demirlemiş vaziyette iki tane şişkin karınlı gemi vardı, yakınımızda ise daha ince uzun bir gemi demirliydi. Savaşçı bana hiçbir şey demeden kolumu tuttu ve bineceğimiz gemiye doğru götürdü beni.

 

 

 

 

İnce uzun geminin rıhtımda demirlediği yere geldiğimizde savaşçı ilk kez konuştu geminin hemen yanı başında duran adamla farklı bir lehçede. Konuşulanlardan çok az şey anlıyordum, ancak savaşçının para çıkartıp verdiğini görünce pazarlık yaptığından emin oldum. Sonra bana dönerek ilk kez hitap etti. “Akşama kadar buradayız gece yola çıkacağız şimdi gidip erzak alalım.  Yolda ihtiyacımız olacak, önden yürü… Kasabayı bildiğini tahmin ediyorum?” dedi sorarcasına. Sesimi çıkarmadan evet anlamında başımı sallayarak yürümeye başladım.

 

Çocukken; zaman zaman evin işlerine bakan adamlarla gelirdim bu kasabaya, hatta bir iki sefer babamla bile gelmiştim. İçimden dua ediyordum tanıdık birisi ile karşılaşmamak için Arnavut kaldırımlı ana yolda yürürken.

 

 

 

 

Limana paralel arka sokakta sağlı, sollu dükkânlar uzanıyordu. Her dilden konuşma buralarda da duyuluyordu. İlerde kasabanın ufak Hera Tapınağı'nın kolonlar üzerinde yükselen çatısı seçiliyordu. Hummalı bir insan seli, çeşit çeşit kokular, seyyar satıcıların sesleri hatta kıyıya yakın köşe başlarında denizcilere kaş göz eden açık saçık kıyafetli kadınlar görülmekteydi. Savaşçı; büyük bir dükkânın önüne geldiğimizde durdurdu beni. Dükkânın önüne sıralanmış devasa pithosların içinde çeşit çeşit kurutulmuş etler, meyveler vardı. Bir de tabi bol miktarda şarap dolu amforalar.

 

 

 

 

Savaşçı bana bir şey söylemeden alacaklarını satıcıdan isteyip şiddetli bir pazarlığa tutuştu. Ben ise dükkânın yan duvarına yaslanmış dalgın gözlerle kalabalığı izliyordum. Sonra bir anda onu gördüm! 

 

Gözlerime inanamamıştım! Heyecanla büyük iki pithosun gölgesine kıvrılmış yatmış tüy yumağına yaklaştım. Duyulur duyulmaz arası fısıldadım ismi  “Pukute…”  Kedi bir anda irkilerek gözlerini açtı, havayı koklamaya başladı benden yana heyecanla. Evet, yanılmamıştım oydu. Çok zayıflamıştı, tüylerinin beyazı grileşmişti. Yanına yaklaşıp elimi uzattım. Elimi, parmaklarımın ucunu kokladı temkinle,  sonra parmaklarımın ucunu yalamaya başladı pütürlü diliyle. Bu arada arkamdaki alışveriş bitmiş, satıcı ile savaşçı bizi izlemeye başlamıştı. Tüm dikkatimi Pukute’ye vermişken satıcının kulağımın dibinden gelen sesiyle irkildim. Adam benim kediyi sevdiğimi onunda beni yaladığını görünce dayanamayarak anlatmaya başlamıştı hikâyesini;

 

“Birine ilk defa ilgi gösterdi, yaklaştı bu kedi, uzun süredir gündüzlerini benim dükkânda geçirir. Derler ki Korint kralının biricik oğlu ozan Belleros’un kedisiymiş. Ne derece doğrudur bilmem ama sözde o -iblis- öz be öz kardeşi olacak -yaratık- öldürdükten sonra Belleros’u. Kediciği saatlerce cesedinden ayıramamışlar, tüm tırnaklarıyla tutunmuş bırakmamış sahibini. Ta ki çocuk için cenaze töreni düzenlenene kadar. Ne zaman Korint kralı tanrılara öykünerek törensel ateş yaktırmış ve ateşi tütsülerle tatlandırtmış; kesif kokusu sarmış etrafı o zaman arkasına bile bakmadan çekip gitmiş bu kedi. Pukute imiş ismi. Çok denedim, seslendim ama ne çağrılarıma cevap verdi, ne de oynadı benimle o yüzden bilmem doğru bilmem yanlış anlatılanlar. Bildiğim ilk kez birine tepki veriyor.”

 

Adam anlatırken Pukute’yi kucağıma alıp, göğsüme yaslamıştım. Hiç itiraz etmeden gelmişti kucağıma. Burnu çenemin altında, gözleri sıkı sıkıya kapalı ve ön patilerinden çıkarttığı tırnaklarını elbisemin kumaşına tüm gücüyle geçirmiş, sanki sımsıkı tutmuştu beni. Birbirimize sarılmış yekvücut olmuştuk…

 

 

 

 

Ben sessiz hıçkırıklarla sarsılıp ağlamaya başladığımda o pütürlü diliyle uzanmış gözyaşlarımı yalamaya çalışıyordu.  Neden sonra fark edecektim, bedenim sessiz hıçkırıklarla sarsılırken ağzımdan defalarca çıkmış olan o iki kelimeyi;

 

“Özür dilerim”…

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Yazan: ENGİN D

 

Paylaş